19 Ağustos 2019 20:10

İktidarın varlık yokluk savaşı

Fatih Polat, İçişleri Bakanlığının HDP'li büyükşehir belediyelerine kayyum ataması kararını yazdı.

Fotoğraf: AA

Paylaş

Fatih POLAT

Tarih 18 Şubat 1994. Çok güçlü bir patlama sesi. Daha doğrusu ‘patlama sesi’ saptamasını dahi dönüp sonradan yapabildiğiniz bir durum. Bulunduğumuz ofisin camları patlıyor, camlar karşı duvara yapışıyor ve biz çalıştığımız masada koltukla birlikte savruluyoruz. Bütün bunları çalışma arkadaşlarımla birlikte o an, haftalık haber ve yorum dergisi Gerçek’in Ankara bürosunda yaşamıştım.

DEP GENEL MERKEZİNE BOMBADAN BUGÜNE

Şok anı atlatılınca akılımıza ilk gelen yakın binadaki Demokrasi Partisi (DEP) Genel Merkezine saldırı ihtimali oldu. Çünkü 27 Mart 1994 yerel seçimleri yaklaştıkça, DEP’in birçok binası saldırıya uğramıştı. DEP’i seçimden çekilmeye zorlayan bir süreç tam olarak otomatiğe bağlanmıştı. DEP Genel Merkezi’ne yönelik o saldırıda 1 kişi öldü, 2'si ağır 16 kişi yaralandı.

Ve 25 Şubat 1994 günü DEP, seçimlerden çekilme kararı aldığını duyurdu. DEP’in çekildiği o seçimler, Recep Tayyip Erdoğan’ın da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilerek, bugüne kadarki iktidar yürüyüşünde ilk güçlü adımını attığı seçimlerdir. Refah Partisi’nin 28 ilde belediye başkanlıklarını aldığı o seçimlerde, DEP’in devlet zoruyla boşalttığı siyasal alanı Refah Partisi doldurmuş ve örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı RP’li Ahmet Bilgin olmuştu.

Kürtlerin legal alandaki temsil gücünü sınırlandırmayı esas alan ve doğrudan devlet politikası olarak işletilen bu siyaset pratiği, dönemsel iniş çıkışlarla birlikte hep devam etti. HDP’nin yüzde 13,1 oy alarak AKP’nin tek başına iktidar olma ihtimalini ortadan kaldırdığı 7 Haziran 2015 seçimlerinin, devlet zoruyla hükümsüz kılınması, Ankara’da 1994’te patlayan o bombanın arkasındaki, siyaseti dizayn geleneğinin bir devamıydı.

Kuşkusuz bu pratik AKP ile başlamıyor. Biz yakın tarihi konuştuğumuz için, kendi kısacık ömrümüzle sınırlı tanıklığımız üzerinden bir bağlam kuruyoruz. Ama bunun, bu topraklarda asırlık tarihi olan bir yönetme pratiği olduğunu da biliyoruz. Dünü anlamadan, dün ile yarın arasında hareket eden, kendisine yol açmaya çalışan bugünü de anlayamayız.

HDP’YE, AKP’Yİ ZAYIFLATMA CEZASI

Yakın tarihimizden devam edelim. 25 yıl önce, devlet zoruyla DEP’in seçimden çekildiği süreç RP’nin yükselişinin de önünü açmıştı. Kuşkusuz RP’nin ülke genelindeki o yükselişini belirleyen başka dinamikler de vardı. Ancak RP, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölge illerindeki yükselişini DEP’in saha dışına itilmiş olmasına borçluydu. Bugün de HDP’nin bölgede kayyum atanan belediyelerin önemli bir bölümünü geri almasına ek olarak, batıda uyguladığı siyasal taktikle AKP’yi ciddi anlamda zayıflattığı bir dönemdeyiz. Tam da bu nedenle Diyarbakır, Mardin ve Van belediyelerine kayyum atanması HDP’yi bu açıdan da cezalandırmayı içeriyor.

‘BARIŞ KORİDORU’NUN SİYASAL DERİNLİĞİ

Kürt seçmenin iradesinin gaspı anlamına gelen, daha doğrusu bu geleneğin devamını teyit eden bu son adım, Fırat’ın doğusuna operasyon politikasının içerideki sonucu aynı zamanda. MGK’da ‘barış koridoru’ olarak adlandırılan ve derinliğinin ne olacağı tartışılan o koridorun siyasal derinliğinin de bir göstergesi.

SONRAKİ ADIMDA ‘HADİ GELİN MÜZAKERE YAPALIM’ DA DENEBİLİR

Siyasal iktidarın, sonuçlarını kontrol edebileceğini muhtemelen hesap ederek düğmesine bastığı bu sürecin ardından yeni hesabı ne olabilir? Bu hesabın, içeride ve dışarıda ‘muhatabını’ olabildiğince zayıflatarak yeniden bir müzakere süreci imkanını tartıştırmak olacağını da muhtemelen göreceğiz. Olmaz denilmesin, olursa kimse şaşırmasın!

Diyarbakır, Van ve Mardin’in seçilmiş başkanlarının görevlerinden alınarak yerlerine kayyum atanmasına dair İçişleri Bakanlığı tarafından açıklanan gerekçelerin, Terörle Mücadele Kanunu’nun yoruma açık ve elverişli yapısıyla bu ülkedeki milyonlarca insanı bir anda içerebileceğini artık bilmeyen, öğrenmeyen var mı? O nedenle o gerekçelerin içinde dolaşarak, tek tek argüman tartışmasına girmek, giren için değersiz bir emek değilse de, yapılan muamele karşısında ‘yanlış soruya doğru yanıt aramak’ gibi bir şey de oluyor.

Politika bir kez suç inşa etmek olarak belirlendiğinde, onun envai çeşidini bulmak açısından mahir bir devlet geleneği var Türkiye’de. Hem yargı hem de güvenlik bürokrasisi bu konuda başka ülkelere örnek oluşturabilecek bir deneyime sahip.

KAZANILMIŞ DEMOKRASİ İÇİN...

Devlet ve iktidar cenahında manzara buyken, muhalefet açısından sürecin nasıl okunduğu, nasıl tepki verildiği, bu sürecin nasıl yönetileceği hayati bir önem taşıyor. Bunun sadece kayyum atanan belediyelerle sınırlı olmayan, seçme hukukunu anlamsız kılmak üzere yürürlüğe sokulmuş bir darbe olduğuna ilişkin açıklamalar yapılıyor. İlk tepkilerin genel karakterinde bunu görebiliyoruz.

Ancak bundan sonra ne olacak? Seçimde kazanılmış olanın, seçim dışı araçlar kullanılarak geri alınması karşısında ne yapılacak?

Bu sorular, siyaseti ve demokrasiyi sandıktan ibaret saymamak gerektiğini döne döne öğreten bir gerçekliğe işaret ediyor, muhalefetten de buna uygun yanıtlar talep ediyor. Örgütlenme gücü ve refleksiyle desteklenmemiş, kazanılmamış bir demokrasiyi sadece sandıktan çıkan sonuçla koruyamazsınız.

ÖNCEKİ HABER

MSB: İdlib'de konvoyumuza saldırıda 3 kişi öldü

SONRAKİ HABER

Güvenli bölgede '5'inci hava devriyesi' başladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa