19 Ağustos 2019 18:56
Son Güncellenme Tarihi: 19 Ağustos 2019 15:24

Fırat’ın doğusunda dolanıp Diyarbakır’a kayyum atamak!

Evrensel Yazarı Yusuf Karataş; Van, Diyarbakır ve Mardin’e yönelik kayyum operasyonunu değerlendirdi.

Van Büyükşehir Belediyesi'ne kayyum atanan Mehmet Emin Bilmez'in ilk icraatı Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın fotoğrafını makam odasına asmak olmuştu. | Fotoğraf: Cemal Aşan/AA

Paylaş

Yusuf KARATAŞ

İçişleri Bakanlığı’nın Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyelerine kayyum atama kararı, son dönemlerdeki ‘yumuşama’ beklentisinin aksine tek adam rejiminin demokrasi ve halk iradesi tanımaz bir baskı rejimi olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Alınan bu karar birçok noktadan tartışmaya açıktır.

Her şeyden önce İçişleri Bakanlığı haklarında herhangi bir mahkûmiyet kararı olmayan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk ve Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bedia Özgökçe Ertan’ı “terör örgütü ile bağlantılı olma” gerekçesiyle görevden alarak bu ülkenin hukuk sistemini de tanımadığını ilan etmiştir. Dahası belediye başkanlarını daha yargılanırken ‘suçlu’ ilan eden bu karar, yargıya da müdahale anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla demokrasi ve hukukla bağdaşır hiçbir tarafı olmayan bu karara tepki gösterip tutum almak, bu ülkede hukuk ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen herkes için bir vatandaşlık görevidir.

Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı Soylu, yerel seçimden önce yasaları da bir tarafa koyarak HDP eğer kendilerinin belirlediği kriterlere uygun aday belirlemezse kayyum atama tehdidinde bulunmuşlardı. Ancak kayyum kararının nedeni Türk, Mızraklı ve Özgökçe Ertan’ın kriterlere uygun olup olmaması değildir. Eğer mesele kriterler meselesi olsaydı herhalde yaşamı boyunca devletin zulmüne maruz kaldığı halde Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümünü ısrarla savunmuş bir siyasetçi olan Ahmet Türk, demokratik siyaseti ilke edinmiş ve herkesin saygı duyduğu bir doktor olan Selçuk Mızraklı, bir insan hakları savunucusu ve hukukçu olan Bedia Özgökçe Ertan akla gelebilecek son isimler olurdu. Ancak burada mesele görevden alınan belediye başkanlarının kim oldukları ve neler yaptıkları değil, tek adam rejiminin bunca baskısına rağmen Kürt halkının, Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü için bu adaylar etrafında ortaya koyduğu iradedir. Bu nedenle alınan karar, halkın iradesine yönelik bir darbedir ve ülkeyi demokrasiden bir adım daha uzaklaştırmıştır.

Peki, ülkedeki siyasi iktidar neden böylesi bir zamanda bu operasyona ihtiyaç duymuştur?

2014 yerel seçimlerinden sonra DBP’li belediyelere atanan kayyumlar için 2015’in sonlarında Kürt kentlerinde başlayan çatışmalar gerekçe gösterilmiş ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL dayanak yapılmıştı.

Öyleyse Kürt kentlerinde genel olarak sessizliğin hâkim olduğu ve üstelik belediye başkanlarının kayyumların bıraktıkları borç batağı ile boğuştukları bir dönemde neden bu karar alınmıştır?

Açıkça söyleyebiliriz ki, alınan bu kararın arka planında siyasi iktidarın Kürt sorunuyla ilgili sınırların ötesindeki gelişmelerle iç içe geçmiş hesapları bulunuyor.

Suriye’de Fırat’ın doğusundaki Kürt oluşumuna operasyon girişimleri amacına ulaşamayan Erdoğan iktidarı, çareyi içeride HDP’li büyükşehir belediyelerine kayyum atamakta ve demokratik Kürt siyasetine operasyonlar yapmakta bulmuştur.

Defalarca söyledik, yine söyleyelim: Türkiye’deki iktidar Fırat’ın doğusundaki Kürt oluşumunu buradan Türkiye’ye yönelik fiili bir saldırı olduğu için değil, Kürtlerin sınırların ötesindeki statü ve kazanımlarının ülke içinde Kürt sorununda uyguladığı politikayı uygulanamaz hale getireceği kaygısıyla tehdit olarak görmektedir.

Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarını korumalarının ve siyasi çözümün bir parçası olmalarının Türkiye’deki Kürt sorununa etkileri olacağı ve böylesi bir gelişmenin ülkedeki iktidarı yeniden Kürt sorununu çözmek için görüşmelere zorlayacağı farklı birçok çevre tarafından görülen ve dillendirilen bir realite olarak duruyor.

Erdoğan iktidarı, yüksek perdeden yapılan operasyon tehditlerine rağmen Suriye’de ‘güvenli bölge’ konusunda ABD ile uzlaşmak zorunda kaldı ve varılan mutabakatta belirtilen ‘ortak harekât merkezi’ için adımlar atıldı. Bu ‘güvenli bölge’nin içeriğine ve nasıl uygulanacağına dair farklı tartışmalar devam etse de bu mutabakatın çerçevesinin kısmen sınırlasa da Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarını ortadan kaldıracak bir çerçeve olmadığı açıktır.

Özetle Suriye’de sıkışan ve amacına ulaşmak için atmak istediği adımları atamayan Erdoğan iktidarı, dönüp dolaşıp rotayı yeniden içerideki Kürtlere çevirmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan kayyum kararları ile birlikte Kürt siyasetçilere yönelik operasyonlar, iktidarın Kürt sorununa dair hesaplarını tersten uygulamaya koymaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir. Dün Kürtlerin Suriye’deki kazanımların ortadan kaldırılması, ülke içinde uygulanan politika için bir dayanak haline getirilmeye çalışılıyordu. Bugün Kürt siyasetine yönelik ülke içindeki operasyonlar Suriye’deki pazarlığın bir parçası haline getirilmek isteniyor.

Sonuç olarak hangi taraftan ele alınırsa alınsın, kayyum kararının ülkeyi yeni gerilimlere sürüklemekten ve Kürt sorununun çözümünü zorlaştırmaktan başka doğurabileceği bir sonuç yoktur. Ve daha önemlisi bu karar, bize tek adam rejimine karşı ülkede demokrasi ve bölgede barış mücadelesinin öneminden bir şey kaybetmediğini hatırlatıyor!

ÖNCEKİ HABER

Kanada’dan Türkiye'ye destek: Kaz Dağları için eylem çağrısı

SONRAKİ HABER

CHP'li Mehmet Bekaroğlu: Demirtaş’ı serbest bırakın, çözüm süreci tekrar başlasın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa