Gazetecilere yer yok: Köşe yazarlığı öldü mü?

Fotoğraf: Pixabay

Gazetecilere yer yok: Köşe yazarlığı öldü mü?

Cem Küçük 'Gazeteler köşe yazısı olmadan çıksa kimse fark etmez' ana fikirli bir yazı yazdı. 'Küçük' de olsa haklılık payı vardı ancak niyeti başkaydı

Hakan GÜNGÖR

Sözde polemikler bir yandan fikri tartışma gibi görünse de aslında satır arasında bir tür itirafname işlevi görür. Polemikçiler arasında bir doz da “tartışma” görünümlü övgü sosu vardır. Cem Küçük ve Nagehan Alçı arasındaki sözde polemik de buna bir örnek ve söylediklerini azıcık eşeleyince nasıl dara düştüklerini görmek mümkün.

Öncelikle kısa bir hatırlatma yapalım, Cem Küçük, Türkiye gazetesindeki köşesinde, “Gazeteler köşe yazısı olmadan çıksa kimse fark etmez” ana fikirli bir yazı yazdı. “Küçük” de olsa bir haklılık payı vardı söylediğinin ancak niyeti başkaydı. Küçük, birkaç “etkili” köşe yazarı kaldığını, onların da Nagehan Alçı, Fatih Altaylı gibi isimler olduğunu söylüyordu. Televizyonlara çıkan yorumcular için de, “‘Reklam arasındaki konukların yerine yenileri konsa kimse giden yorumcuları fark etmez ve rejiyi aramaz” diyordu. Ona cevap veren Nagehan Alçı şu ifadeleri kullandı: “Kendisi son birkaç senedir bizim sektörün biçerdöver makinası görevi görmedi mi? Onun ısrarıyla kaç kişi medyadan tasfiye olmadı mı? Kovdurduğu kimi yazarlar ayrı gazete kurmak durumunda kalmadı mı?” Cem Küçük de bu yazıya, “Eğer sen ‘Cem Küçük Türk medyasını ve köşe yazarlarını bitirdi’ diye beni suçluyorsan o zaman birileri de ‘Nagehan ve kocası da TSK’yı ve generalleri bitirdi’ derse de haklı olurlar” diye yanıt verdi…

DANIŞIKLI DÖVÜŞ OLSA BU KADAR TATMİN ETMEZ

İncelikle sözde polemiğin komplimanlarına dikkat etmek gerekiyor.  Zira “tartışmanın” danışıklı dövüş olsa bu kadar tatmin etmeyecek bir yanı var. Öyle bir tartışma ki, “Sen etkilisin”, “Ama sen herkesi bitirecek kadar etkilisin”, “Ama sen kurumları bitirecek kadar etkilisin” yollu sürüp gidiyor. Birbiriyle tartışırken birbirlerine güç atfetme meselesinde, “bitiren-bitirilen” ekseninde Alçı ve Küçük’ün sadece emir telakki ettiklerini ve kendilerine gösterilen hedeflere yönelen güdümlü kalemşorlar olduklarını biliyoruz.  

Kavga görünümlü övgüler bir yana, bu polemik bir itirafın da göstergesi. Bu ifadeler merkez medyada dönen büyük paraların, korkunç yatırımların, dağıtım ağının, fazla basmanın karşılığının maddi dönüşünün olmamasının göstergesi. Kimsenin eline almadığı Star’ların, Akşam’ların, Sabah’ların, bu nedenle zaten kapanan Habertürk’lerin ve devlet desteği olmasa bir gün yaşayamayacak, okuru-kitlesi olmayan yayınların bir itirafı. “Medya bitti” değil, çünkü söz konusu olan, kendi mecralarının tükenmişliği. Satmayan, okunmayan gazeteleri gelir getirmiyor ama gideri çok fazla. Bu pozisyonda yapabilecekleri tek şey var, “Zaten sektör/mecralar/köşe yazarları bitti” argümanı üzerinden bir tartışma yürütmek.

‘YENİ’ BİR ŞEY ÇIKMAYACAĞINI HERKES BİLİYOR

Kimin etki alanı olsun? Her açtığı word sayfasının ilk cümlesi otomatik olarak yazılan ve ilk satırda “Cumhurbaşkanımız haklı…” yazan Nagehan Alçı’lar mı okunsun? Başka bir yazarın ortaya attığı bir gerçeğe karşı çıkıp, “Hiç de bile, bi’kere o benim canım muktedirim” minvalli yazıları dışında satır bulmanın kabil olmadığı Ahmet Kekeç’ler mi okunsun? Yıllarca gazetelerde köşe yazarı diye “tarih” yazdırdıkları ama tarihe şirk koşmaktan başka tarih bilimine en ufak katkısı olmayan Mustafa Armağan’lar mı okunsun? Bu isimlerden “yeni” bir şey çıkmayacağını herkes biliyor.

Eskiden “merkez medya” tabir edilen yayınlarda da farklı fikirlerden isimler yazardı, artık büyük bir kuraklık var. Merkez medya köyünde gazeteciler yaşamıyor artık. Yazı okumak isteniyorsa, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen muhalif gazetelere, bir de haber sitelerine bakmak gerekir. Bu köşe yazarlığına değil, mecraya ve organizasyona dair bir durumdur. Gazeteler ölür ama gazetecilik ölmez. Köşeler kapılır ama iyi köşe yazarı bir kenardan hakikati söyler.

Dağıtılan yüz binlerce sayfanın, televizyon ekranında sanki sabit ekranmışçasına simaları beliren ve binlerce saat program yaptırılan kişilerin etkisi yok, evet. Zira o devrimcilere, demokratlara zaten kapalı olan o ekranlarda ve sayfalarda en azından muktedirden ayrı düşünenler vardı ve hepsini kovdular. Dahası, bazılarını birkaç kere kovdular.

AKP iktidarı döneminde köşe yazısı, haberi, fikri, zikri nedeniyle kovulan, sığındığı yerden tekrar kovulan; kimi muhalif gazetelere, kimi haber sitelerine, kimi kendi sosyal medya hesaplarına sığınan ve mücadelesini oradan yürüten gazetecilerin sıralı tam listesini yapsak AKP dönemi gazetecilerinin neredeyse bir kavimler göçü kadar büyük bir yer değiştirme yaşadığını görürüz.

Dediğim gibi, hiçbir zaman demokrat fikirlere açık olmadı merkez medya, onların da buralarda kalem oynatmak gibi bir “hevesi” olmadı ancak cevap hakkına riayet edilmeliydi. Mesela Milliyet gazetesini çok değil, bir on yıl evvel elinize aldığınızda Hasan Pulur’u, Can Dündar’ı, Ece Temelkuran’ı, Çetin Altan’ı, Metin Münir’i, “çok çok dar da olsa bir yelpazeyi” görürdünüz. Bugün Milliyet’ten kaç köşe yazarı sayabilirler?

Nagehan Alçı suçu başkasına atmakla meşgul, ileride “Ben gazeteci tasfiyelerine karşı çıktım” demek için yazılmış bir yazı, hesabı baştan belli. Yarın suçu yüze vurulduğunda ortaya bunu koyacak ama iş o kadar kolay değil.

Merkez medya dışına bir bakın, hâlâ vardır ve etkilidir köşe yazarları ancak onlar artık yüz binlerce basılıp kolayca ve bazıları bedava dağıtılan mecralarda değiller, binlerce saat yayın için stüdyolarda uzun uzadıya ağırlanan mutat zevatın arasında da değiller.

Köşe yazarlığının altın yılları olacak gelecek zaman, “haber” her yerde var, gece gündüz var, her mecrada var. Belge yayınlayanın, araştırma yapanın, aynı zamanda fikir belirtenin, çözüm önerenin zamanı geliyor. Ama insanın fikri olması, araştırma yapabilmesi, belge yayımlayacak cesareti olması gerek.

Muktedir merkez medyayı yazarlara kapattı, değişime teşne olanları da eritti. Hâlâ –üzülerek– okuduğum isimler var; ne yetenekliydi bazıları, ne kıvrak kalemleri vardı, bazıları ne imrenilesi geçmişlere sahipti… Ve fakat spot ışıklarının ve iyi kağıda basılmış ama okunmayan gazetelerin köşelerini tercih ettiler. Yeteneklerini kullanmaz, zekalarını işletmez, geçmişlerini yad etmez oldular.

BUGÜN DE ETKİLİ YAZARLAR VAR

Şimdi kalkıp “E okuyacak bir şey yok” denmesi bundan. Okunacak “şey” var, var ama sizin mahallede değil. Bugün de etkili yazarlar var. Ama sizin mecralarınızda değiller. Bedava dağıtılan yayınlarda yazmıyorlar, boot hesaplar vasıtasıyla RT’lere boğulmuyorlar, parlak stüdyolarınızda bulunmuyorlar. İsimler üzerinden de konuşulabilir, mecralarla yetinelim. Bugün BirGün’de, Duvar’da, Odatv’de ve dahi Evrensel’de, öte yandan Sözcü’de “etkili” yazarlar var. İyi-kötü, haklı-haksız bir yana, ama “etkililer”. Bu yayınlar “önemsiz” olsa, haberleri kadar fikir bildiren köşe yazarları etkisiz olsa Alçıların, Küçüklerin, Kütahyalıların hedefinde olurlar mıydı? Hapis cezalarıyla, para cezalarıyla yıldırılmaya çalışırlar mıydı?

MERKEZ MEDYAYA GELİNCE…

Belge yayınlayan gazeteciler vardı, öldürmediniz mi? Soru soran aydınlar vardı, hapsetmediniz mi? İtiraz eden yazarlar vardı, kovmadınız mı? Gazeteciler bunlara maruz kalırken, “Gazetecilikten tutuklu değiller” demediniz mi? Ortaya yeni bir fikir, farklı bir bakış, önemli bir belge koyabilen gazeteciler öldürüldü, öldürülmeyenler hapse atıldı, hapse atılmayanlar kovuldu… Yine de susturulamayınca, “gazeteci değil” buyuruldu. Sonuç, dünya kadar para harcanıp, korkunç maaşlar ödenip, iyi kağıda basıp, bir de dağıtıp karşılığını maddi olarak da etki gücü olarak da asla alamamalarından ibaret…  

Şimdi kendi pisliklerine bakıp “E bu kokuyor” demelerine şaşmamak gerek…

Son Düzenlenme Tarihi: 11 Eylül 2018 19:41
www.evrensel.net