Alabanda bekçisi
Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Alabanda bekçisi

Özer Akdemir, Aydın'daki Alabanda antik kentinin bekçisi Hidayet'i yazdı.

Özer AKDEMİR

Hidayet, kazı evi bahçesinin ahşap kapısından çıkmadan önce akasya ağacının gölgesinde bir süre bekledi. Ağacın her dalından binlerce pembe-beyaz çiçek fışkırmıştı. Baygın kokularını zevkle içine çekti. Üniforması terden ıslanmış, şapkasının üzerinde tuz izleri peydahlanmıştı. Gölgede durmasına rağmen alnında biriken damlaları silerken, adımlayacağı toprak yola acıklı acıklı baktı.

Şenliklerin yapıldığı geniş düzlük üç yüz dört yüz metre uzaklıktaydı. Yeşil otların üzerinde bir renk öbeği gibi kaynaşıp duran kalabalığı bulunduğu yerden görüyor, yüksek sesle çalınan şarkıları duyuyordu. O kalabalığın, bu öğle sıcağında, yaprak kımıldamayan boğucu havada nasıl durabildiğine şaşıyordu aslında. Kendisine kalsa, çölün ortasında bir vaha gibi kalan, koyu gölgeli bu ağaçlık bahçeden adımını bile atmazdı dışarıya. Her iki saatte bir devriye gezmesini söyleyen amirine bu yüzden söylenip duruyordu sabahtan bu yana. Her taraf polis -jandarma kaynarken, kendisinin devriye gezmesinin ne anlamı, ne yararı olacaktı ki?
***

Alabanda antik kentinde bekçiydi Hidayet, ama göğsündeki tanıtım kartında “özel güvenlik görevlisi” yazması pek bir hoşuna giderdi. İki katlı, cumbalı, yarı ahşap kazı evinde yatıp kalkıyordu. Çok eski bir evdi. Kazılar süresince arkeologların ve diğer kazı heyeti üyelerinin kalabilmesi için köylülerden kamulaştırılıp restore edilmiş, uzun zaman da kazı evi olarak kullanılmıştı. Kazıları yapan üniversite değişince, yeni gelen ekip köyün alt yanında, antik kentin biraz daha yakınına kurulan konteynırlara taşındı. Bu eve de özel güvenlikçiler yerleştirildi. Diğer mesai arkadaşı adeta Alabanda ile iç içe geçmiş Doğanyurt köyündendi. Akşamları kendi evinde kalıyordu. İki katlı koca kazı evi sadece ona tahsis edilmiş gibiydi.

Gökbel Vadisi’nin Yatağan’a yakın köylüklerindendi Hidayet. Uzun yıllar Çine’de işçilik yapmış, askerden sonra ilçenin çevresindeki madenlerde çalışmış, insanın ciğerlerini iki yılda tüketen kuars tozundan sağlığı bozulunca akrabalarının yardımı ile bu işi bulmuştu. Evlenip boşanmış, yeniden evlenmemişti. Yıllardır küçük elleri, gözleri, ayakları ile yanı başında oynayan bir çocuğun özlemini çekse de, artık o hülyalara dalmamayı öğrenmişti. Hayat onu böyle tek tabanca yaşamaya alıştırmıştı.
***

Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Alabanda’ya bekçi olarak gönderileceğini duyunca aklına İncekemer Köprüsü geldi. Gençken, kemerlerinin altında çay balığı tuttuğu, kızgın çakıl taşlarına basarak Marsias’ın çağla yeşil sularına atladığı günleri özlemle andı. İki bin yıl önceden kaldığı söylenen bu köprü hakkında anlatılan uğursuzluk hikayelerine hiç inanmazdı Hidayet. Güya, köprüden gelin alayı geçerken at ürkmüş, gelin Çine çayına düşerek ölmüştü. O günden bu yana gelinlik çağına gelen kızların köprüden geçmesi uğursuzluk sayılıyordu. Başka türlü anlatıları da vardı bu uğursuzluk öyküsünün ama Hidayet onlara da kulak asmazdı.

Civar köylerin genç kızları merak, korku karışımı bir duyguyla köprünün ucuna kadar giderlerdi. İki kişinin yan yana ancak durabileceği genişliğiyle, çayın üzerinden narince dolanan köprüye hayranlıkla bakarlar ama geçmeye cesaret edemezlerdi. Köprü Alabanda’ya Madran Dağının suyunu taşımak içinde kullanılmıştı çok çok eskilerde.
İncekemer köprüsünün Çine Barajı’nın altında bırakılmasına çok içerlemişti Hidayet. Üzülmüş, barajın su tutmasından sonra çocukluğunun, gençliğinin, köprü ile birlikte sulara gömüldüğünü yüreğinde hissetmişti.
***

Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Kazı evinin en çok bahçesini severdi. Her tarafına bin bir türlü çiçekler dikilmişti bahçenin. Yazın tadına doyulmaz üzümlerin salkım saçak uzandığı avluda asmanın dışında, erik ve güngörmüş bir zeytin ağacı da vardı. Bahçenin bir tarafını ise bostan yapmış, domatesi, biberi, patlıcanı, çileği bu bostanda kendisi yetiştiriyordu.

Bahçenin en güzel yeri ise en koyu gölgenin bulunduğu iki akasya ağacının altıydı. Buraya yuvarlak ahşaptan yapılmış bir masa ve etrafına çivit maviye boyalı tahta sıralar konmuştu. Akşam, el ayak çekildiğinde, köy yoluna açılan avlu kapısını kapatıp, her yanını sarmaşıklar, gece sefaları, begonvillerin sardığı yüksek bahçe duvarının duldasına sığınarak sofrasını kurardı Hidayet. Evin hemen yanı başına sonradan yapılan mutfaktan nevalelerini çıkarır, buz parçacıkları attığı içkisinin yanında keçi peyniri ve kavunu eksik etmezdi.

Avlunun her yanında antik kentten çıkarılan ancak müzeye götürülme gereği duyulmayan eserler vardı. Yarısı kırılmış kitabeler, oymalı sütun başlıkları, heykel parçaları, ne olduğu anlaşılmayan paslı metaller, mermer lahit kapakları, kamelyanın çevresine dizilmiş, kimileri de evin duvarına yaslanmıştı. Gelen konuklar (turistlere öyle hitap etmeleri istenmişti) bu eserlere ilgiyle bakar, bol bol fotoğraf çekerlerdi. Bahçenin bakımlı oluşuyla övülmesi Hidayet’in içini sonsuz bir gururla doldururdu. Daime gülen yüzü bu övgüler karşısında daha bir ışır, yüzü kızarır, gözlerine yerleşen mütevazi bakışın eşliğinde boynunu hafif yana eğerek teşekkür ederdi.
***

Fotoğraf: Özer Akdemir/EVRENSEL

Öğle vaktinin sarı sıcağında, ayakları geri geri giderek çıktığı devriyeden akşam üzeri ancak döndü Hidayet. Yorulmuş, terin suyun içerisinde kalmış, her tarafı toz toprak olmuştu. Tüm yorgunluğuna rağmen yüzü gülümsüyordu yine. Serin bir akşam başlıyordu kazı evinin bahçesinde. Her yandan ayrı bir çiçeğin, otun, tarihin kokusu yayılıyordu avluya. Avluda sıralanmış antik eserlerin ve taşların da bin yıllar öncesinin kokusunu taşıdığını düşünürdü hep. Bazen bu düşüncesi oymalı bir sütun başlığını koklamaya bile iterdi onu. Taşı derin derin koklar ve oymaların boğumlarından yayılan farklı bir kokuyu bulup çıkarırdı burnu.

Mutfağın yanındaki dış banyoda soğuk suyun altına girip alelacele duşunu aldı. Tozlu üniformalarından kurtulup üzerini değiştirdiğinde bahçe kapısı vuruldu. Arif’i bekliyordu zaten, “tam zamanında geldi” diye düşündü. Alabanda Derneği başkanıydı Arif. Çine’nin tarihine, folkloruna, kültürüne dair birçok kitabın yazarıydı. Tüm antik kentlere, Alabanda’ya, Çine’ye, Gerga’ya, Alinda’ya, Madran Dağına aşıktı Arif. O nedenle kafaları çok iyi anlaşırdı. Arif de gelir gelmez akasyanın dibindeki çeşmeden elini, yüzünü, boynunu iyice yıkayıp günün tozunu, yorgunluğunu attı. Hidayet, çabucak kurduğu masaya Arif’in getirdiği keçi peynirinden de koymuştu.

Alabanda’ya sessiz sakin bir akşam inerken, gece böceklerinin şarkıları eşliğinde geride kalan festivali konuştular. Umutluydular. İkinci bir Efes olacaktı eninde sonunda Alaban’da. Değeri bilinecekti. Festival sırasında antik kalıntıların dibine atılan çöplere kızdılar, hüzünlendiler. Hafif hafif esen yel, ayın solgun ışıkları altında masalarına akasya çiçekleri düşürürken Anadolu’nun değeri bilinmeyen tüm öksüz antik kentler için kaldırdılar kadehlerini.

www.evrensel.net