Sanat 'savaş makinesi' haline gelirse

Sanat 'savaş makinesi' haline gelirse

Sanat kimi zaman hakim ideolojinin muhalifi olarak kimi zaman da ilerleticisi olarak görevini yerine getirir.

 

Pınar ÇETİNKAYA
İzmir

Sanat, sanat için midir, toplum için mi? Kimi ekoller sanat için derken kimisi de toplum için olduğunu savunur. Bu sorunun cevabı biraz da hedeflenen kitleye ve işlevine göre değişmektedir aslında. Özellikle Rönesans ile ortaya çıkan, bireyin yükselişi ve 19.yüzyılda yükselen Romantizm bu soruyu tartışmaya başlayabileceğimiz yerlerdendir; sanatçının kendi dünyasının hakim olduğu, duygularının aktarıldığı bir yaklaşımdır. İngiliz şair William Wordsworth şiiri, şairin duygularının aktarımı olarak tanımlar. Öte yandan Platon, Aristoteles gibi düşünürler sanatın temelinde hayatın, doğanın, insanın yansımasını görür. Örneğin bir ressamın çizdiği nesne, dünyamızda görüngüsü bulunan bir ideanın yansıması olarak yer alır üründe. Yansıma kuramına dayanan bir başka sanat anlayışı da 18.yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkmaya başlayan sanatta gerçekçilik akımıdır. Temelinde toplumun ve insanın yansıtılması yer alır eserlerde. Özellikle edebiyat alanında hakim olan bu yaklaşımlar Emile Zola, Stendhal, Dickens gibi yazarların kitaplarında sosyal hayatın, toplumsal problemlerin konu edilerek yazıldığını görürüz. 19.yüzyıla doğru gittiğimizdeyse özellikle Rusya menşeli olan toplumcu gerçekçi yaklaşımını görürüz. Tolstoy, Gorki gibi yazarların işçi sınıfının hayatını, mücadelesini yansıtan romanları hepimizin yıllardır okuduğu örneklerdir. Birkaç farklı sanat anlayışına kısaca baktıktan sonra tekrar tartışmamıza dönecek olursak bizim ülkemizde kimin için bu sanat? 

YERLİ VE MİLLİ OLMA KRİTERİ

Aslında sanat camiası açısından baktığımızda yukarıdaki kuramları benimseyen ya da daha başkalarına göre yol çizenler ülkemizde de mevcut. Ancak bugünler açısından incelememiz gereken önemli şeylerden biri iktidarın sanatı kimin için kullandığıdır. Çünkü sanatı kimin için yaptığımızın tartışmalarını bile yürütemediğimiz günlerdeyiz. Yerli ve milli olmayanın reddedildiği, daha doğrusu değersizleştirildiği bir iktidarla karşı karşıyayız. Sorsak “sanatla ne kadar bağıntılılar da ne bekliyoruz?” diye... o sorunun cevabı da malumdur. 

İDEOLOJİK İNŞA SÜRECİNDE SANAT

Hatırlarsak cumhurbaşkanımız bir ara George Orwell’in meşhur Hayvan Çiftliği kitabının BM’yi eleştirdiğini -kitap yayınlandığında Birleşmiş Milletler’in henüz kurulmamış olduğunu belirtelim- iddia ederek başımızı toprağın altına kadar sokmuştu dünyanın gözünde. Burada sanatla kurulan ilişki sanatın doğrudan kendi ideolojilerinin propagandası olması veya kendi propagandalarına alet olabilmesi üzerinden şekillenmektedir. Örneğin neredeyse her gün bir muhafazakarlık empoze edilmiş çocuk kitapları skandalları görüyoruz. Allah için cihada gitmesi buyrulan küçücük çocuklar, şehit olmak isteyen kitap karakterleri ve daha nicesi… Geçen denk geldiğim bir durumdur: Bir lisede tiyatro hazırlayan hocanın “Küçük Prens’i” oynayacaklarını belirtmesi üzerine  okul müdürü “bizden bir şeyler yok mu?” diye cevap vermiş. Bizden bir şeyler; milli, dini, “gençleri yoldan çıkarmayacak” metinler oluyor. Özellikle daha çok eğitim öğretimden örnekler vermemin sebebi, sanatın ideolojik inşa sürecindeki yeri. Yoksa ülke genelinde kültür ve sanat namına neyle boğuştuğumuz ortadadır. (bkz. Barış Atay’ın Diktatör oyunun yurt genellinde yasaklanması.)

EKONOMİK YAPININ SANATLA BAĞI

Marx ve Engels keskin çizgileri olmamakla birlikte ekonomik yapının, sınıfsal açıdan sanatla bağı olduğunu söylemiştir. Sovyetler döneminde, sanatın ideolojik bir ayna olduğu savunulmuştur. O yüzden birçok eser, toplumun inşasında, işçi sınıfının yeni sistem içerisindeki gelişimi açısından itici bir güç olarak kullanılmıştır. Kimi bu şekilde insanlığın kurtuluşu için kullanır kimi de bizim ülkedeki gibi ölüme sürüklemek için. O dönem için kitaplar ve filmler daha yaygın diyebileceğimiz araçlar ama bugün açısından gerek sosyal medya gerek televizyon dizileri propaganda için en etkili havza. Şunu da belirtmek lazım, bu bahsettiklerimiz ne kadar sanatsal bir çerçeveye girer, bu da sizlerin takdirine kalmış.

POLİTİKALARINA BİR KOLTUK DEĞNEĞİ OLARAK DİZİLER

Mesela bu konu kapsamında devlet kanalımız olan TRT 1 dizilerine ve özel kanallardaki militarist dizilere bakmamak ayıp olur herhalde. Diriliş Ertuğrul, Mehmetçik Kutü’l-amare, Payitaht Abdülhamid, Savaşçı, Söz gibi son iki yılda türeyen propagandist diziler... Çoğunun temel derdi vatan, millet, Sakarya ve Osmanlıcılık. Tarih sayfalarında Abdülhamid’in kimin olduğu alenen yazmasına rağmen, bu dizide vatanı için her şeyin iyisini düşünen bir padişah olarak karşımıza çıkıyor. Söz ve Savaşçı  ise özellikle toplumda nefret ve düşmanca duyguları beslemek ve son yıllardır iktidarın içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş, katliam politikalarına koltuk değnekliği yapmak için çekilen dizilerdir. 
Sonuç itibarıyla, aradığımız bir cevap vardı sanatın kimin için olduğu ile ilgili. Keskin bir savunu koymak, kişiye ya da kitlelerin ihtiyacına göre değişir. Ama kesinlikle, sanatın son tahlilde ulaştığı yer -olumlu ya da olumsuz amaçlar gütse de- toplum oluyor. Çünkü sanat geniş yığınlara seslenebilmenin en önemli formlarındandır. Bu sebeple, ideoloji ile ilişkisini göz ardı etmemiz de zordur. Kimi zaman hakim ideolojinin muhalifi olarak kimi zaman da ilerleticisi olarak görevini yerine getirir. Sovyetlerin elinde düşünsel bir mücadele aracı olan sanat, AKP’nin elinde ise şarjörü doldurulmuş patlamaya hazır bir savaş “makinesi”.

 

Son Düzenlenme Tarihi: 11 Şubat 2018 15:08
www.evrensel.net