Üvercinka Cemal Süreya

Üvercinka Cemal Süreya

Şehrin yeni gelişmiş, ışıl ışıl ancak ışıkları baş ağrıtan büyük alışveriş merkezlerinden birinde başlıyor kısa öykümüz.

Gökmen ÖZCEYLAN

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil 

AFRİKA VE SEN
Şehrin yeni gelişmiş, ışıl ışıl ancak ışıkları baş ağrıtan büyük alışveriş merkezlerinden birinde başlıyor kısa öykümüz. Öykü dediysem başı, gelişmesi, sonu belli bir kompozisyon kurgusu değil yaşam. Alelade başlangıçlı, gelişimi belirsiz -belki hiç gelişemeyecek- sonunu ise yazarın dahi bilmediği bir yaşanmamışlık süreğenliği. Üst katta asma tavana yakın yerlerinde bulunan bir kafede oturuyor genç bir adam. Belli sıkılıyor beklemekten. Art arda sigaralarını söndürüyor kül tablasında. İşte geldi! Genç, güzel, alımlı özellikle o gün için seçilmiş, itinayla giyilmiş bir spor elbisesiyle bir bayan. Sarılıp öpüşüyorlar ve havadan sudan biraz muhabbet, derinlerine girmeden günlük yaşantılarının. Bir şeyler istiyorlar içmek için. Garson hanım bütün nezaketiyle getiriyor orta şekerli kahvelerini. Birer yudum alıyorlar. Yanında yeni bir sigara daha yakıyorlar. Sanki bütün bu hazırlıklar derinlerine süzülmek için birbirlerinin.

İlk hamleyi bekliyorlar birbirlerinden. Biliyorlar bu tip durumlarda ilk konuşan, sohbetin ipini yitirecektir bir diğerine. Artık sohbet kimin eline geçmişse o belirleyecektir akıbeti. O yüzden bu duraksama biraz daha sürüyor. Sigaralar yarımlanıyor. Kahve soğudu. İlk cengi yitirdi bayan.

- Neden aramadın dün gece, neredeydin?

Artık bu sohbet dönecekse bir cenge, kaybedenimiz belli. Bu kadın buradan efkarla ayrılacaktır şüphesiz. Kadın çocuğun duruşundaki mutsuz halden hiç memnun değil. Çocuk ise sanki başka alemlerde izini sürüyor bu ilişkinin.

Soruya cevap yok. Bu alışveriş merkezlerinde her yer cam, her yer saydam. Herkes herkesi görüyor. İnsanlar sanki transa geçmiş gibi bir şeyler satın alıyorlar. Oradan oraya koşturuyorlar. Fastfood restoranlar tıka basa dolu. Herkes bir şeyler atıştırıyor. Çocuk, çevresine ilgisiz bir ilgiyle bakınıyor. Ama cevabını kendisinin bile bilmediği bir soruyla karşılaşınca insan ne yapabilir ki? Ki bu soruya bilmiyorum cevabı imkansızsa.

- Afrika!- diyesi geliyor çocuğun. 

-Akşam Afrika’daydım. Boynunla beraber. Orada sevişiyordum teninle- diyemiyor ve kaçamak cevaplar imdada yetişiyor. -Uyuyakalmışım pardon.-

Kadın daha fazla üstüne gitmiyor. Her yenilen pehlivan yeni bir güreş daha istemeyebilir. Kimisi minderi terk edip, gidebilir.

Çocuk şu anda kızın boynuna takıyor gözlerini. -Ne güzel bir boyun, ben Afrika’da açları nasıl doyuracağımı sorgulayacağıma gelmiş burada bir boyundan tene uzanan güzelliğin büyüsüyle uğraşıyorum. Ben bu kızı seviyorum kesin. Yanında olmak, sigaraya uzanan dudakları için sigara sonrası sıramı beklemek dehşet. Tanrılara inat, ailelere inat, topluma inat bu kızla sevişmek muhteşem ama olmuyor. Bir şeyler eksik kalıyor ve bunu kelimelere dökemiyorum. Afrika’da bir yerlerde yitirdiğim aklımı alıp buralara getiremiyorum. Geceler boyu konuşuyoruz, dolu dizgin sevişmelerimizden sonra. O da diyor yazık o insanlara. Doyurmak lazım onları. Bu dünyanın dengesi bozuk. Unutulan bir kara parçası. Ama...

- Beni var eden, senin aşkın. Ben seninle olmalıyım. Ben ve sen burada bu tramvayda olmalıyız. Bu mekanlarda birlikte onlara ağlamalıyız- diyor, kadın.

Çocuk boynuna takmış bir kere, Cebelitarık gibi uzanıyor gözlerine. Ben orada olmalıyım. Bütün kıtalardan uzanıp Afrika’ya dolanmalıyım. Bunu her gece tenindeki kıvrımlarda aradım. Çıkmıyor tenindeki yollar Afrika’ya. Ben bir ten labirantinde kayboluyorum. Sen neredesin, ben neredeyim Afrika nerede, artık gerçekten bilmiyorum...

Aslında çocuk kızın kahvesine dalmış onu yudumlayışındaki sorgulamazlığı sorguluyor. Bağırmak geliyordu içinden ona: -Sen burada, bu alışveriş merkezinde yiyor içiyorsun ya işte o yüzden o çocuklar açlıktan ölüyor orada. Sen bilmezliğin, bilip de görmezliğin, görüp de suskunluğun dehlizlerinde yittiğin içindir, bir kıtanın ölümü...- diyemiyor.

Biliyor, o da seviyor bütün çocukları ve her ölüme kendince üzülüyor. Ama genç adam  başka...

Kadın, diline takılan kahve telveleri ile meşgul olabilir ancak aklı karşı diyarlarda. Acaba nerede yanlış yaptım. Gözleri o çocuğun boynuna takılıyor. İnce sütun gibi boynuna. İki gece önce bu boyundan aşağıya bir ılık su gibi uzanmamış mıydı? Ne güzel bir uzanmaydı o. Çocuğun titrediğini hatırlıyor. Sabaha kadar nasıl dolu dizgin seviştiklerini ve arkasından ilk sigarayla çocuğun nasıl ona heyecanla Afrika’ya nasıl gidebileceğinin yolunu bulduğunu anlatışını. Anlatırken ise gözlerinin içindeki ateşi. Kaçarak gidecekti. Pasaport filan çıkarmayacak, sınırları kendi genç aklıyla bulduğu çözümlerle nasıl aşacağını. 

Ve bir sigara daha yine aynı heyecanla. Belli kadına bakıyor ama görmüyordu. Aklı değil sadece gözleri de şu aç çocuklara, şu ölmekte olan kıtaya aitti şu anda. Çocuk kadına, oraların bu insanoğlu tarafından nasıl sömürülmüş, hangi deneyler yapılmış, AIDS oralara aşı bulmak umuduyla nasıl taşınmış. Ölümün nasıl o kıtaya biz rahat yaşayalım diye bütün sinsiliğiyle serpiştirildiğini soluk dahi almadan anlatıyordu.

Çocuk tıp fakültesi okumuştu. Dördüncü sınıfı bitirmişti. Bilgisi ve becerisi ona göre oralarda çalışmaya yeterdi. Zaten oralarda diplomaya da gerek yok-tu. Mutlaka yapılacak bir şeyler bulunurdu bu yeni yetme genç için. Genç adam en fazla diyordu bir ay sonra gideceğim ve orada hayallerimin değil, sorumluluklarımın  peşine düşeceğim. Ahhh bir de sen olmasan, şu boynun olmasa, şu beraber tramvaylara bindiğimiz geceler, bu saçın olmasa her telinde ayrı bir yürek çarpıntısı olmasa, ne kadar kolay olurdu, bu doymak bilmez kıtayı terk edip gitmek...

Genç kadın, o da derinlerde şu anda -Ya giderse, gerçekten ya bir yolunu bulupta giderse. Beni buralarda bir başıma sevdamla bırakıp giderse ... Yok canım onunkisi hayalden ibaret. Öyle kolay mı kalkıp buralardan o hiç bilinmeyen bilip de bilmezlikten gelinen, kendi ellerimizle mezarlarını kazdığımız sonra da öldüler diye ağlamamak için televizyonlarımızı  zapladığımız kıtaya, Afrika’ya... Mutlaka bir engel çıkacaktır. Bu genç adam bana kalacaktır. Boynuyla, teniyle, bütün heyecanıyla... Napayım Afrika açmış, her şeyi eksikmiş. Bunu da almasın napayım. Benim sevdiğimden de eksik kalsın. Deli gibi seviyorum, bunu paylaşamam o aç çocuk gözleriyle. Ama bunu kendisine diyemem, biliyorum ebediyen kaybedebilirim onu. Yoo! Bir engel mutlaka çıkacaktır. Ya gemiler iptal olacak ya da polis yakalayacaktır. Yok yok polis yakalamasın. En iyisi gemiciler onu almasın gemilerine...-

Genç adamın aklına bu kadınla katıldıkları eylemler geliyor. Her tür zorbalığa, her tür haksızlığa karşı el ele katıldıkları sokak gösterileri. Sonrasında kaçtıkları ve üşümekten kurtulmak için daldıkları çiçek pasajı. Orada kadehlere uzanan narin eli ve dudaklarını değdirdiği kadehi.

Evet yaa güzeldi. İnsancaydı. Yaşanılasıydı ama yetmiyor işte napayım. Her keyifli gülücüğümün sonunda bir kıta beliriyor karşımda utanıyorum. O kıta açlıktan ölüyor, ben ölüyorum. Ben sevişiyorum, onlar AIDS oluyor ben düşüyorum. O kıta bizim yüzümüzden ölüme sarılıyor burada ben üstsüz kalıyor üşüyorum.

Bilmiyorum! Gitmeliyim, diyor genç adam. Belkide bir güvercin kanadına asılarak...

Sonra dönüp 

- Kahven bittiyse kalkalım diyor genç adam. Bu alışveriş merkezi başımı ağrıtıyor. Kendimizi denizin kıyısına atalım, soluklanalım.

Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil...

Aklında hep aynı dizeler;

Bütün kara parçalarında 
bütün aç çocuk gözlerinde 
boynuna uzanan zaman dilimlerinde 
ve resimlerde
rengarenk
sende siyaha ton veren acı kıta...
gözyaşlarına deymeyen deney kıtası

bırakalım seni beni bu akşam
her akşam
korsanlar gibi açılalım denize
kıyı boynundan
çalalım hastalıklarınızı,
susuzluğunuzu
suçsuzluğunuzu
çalalım ve iliştirelim tanrınızın gözüne
boynundan bir çengelle...

Açılalım şu denizlere gel
senin tenin tayfam olsun
benim bilek
kürek
Afrika ...

bizimle beraber 
tükenecek...

Sennur Sezer, Haydar Ergülen, Mustafa Köz, Melek Özlem Sezer, Hakkı Zariç ve Deniz Durukan'ın kaleminden Cemal Süreya...

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Ocak 2018 11:37
www.evrensel.net
ETİKETLER Cemal Süreya