Toplumsal direniş olmadıkça  çevre mücadelesi beyhudedir

Toplumsal direniş olmadıkça çevre mücadelesi beyhudedir

Ekoloji Mücadelesi ve Hukuk-2 dosyasında bu kez İzmir Barosu avukatlarından Ömer Erlat ve Antalya Barosuna bağlı Av. Tuncay Koç yer alıyor.

Hazırlayan:  Özer AKDEMİR

Ekoloji Mücadelesi ve Hukuk dosyasının ikinci bölümünde İzmir Barosu avukatlarından Ömer Erlat ve Antalya Barosuna bağlı Av. Tuncay Koç’un değerlendirmeleri yer alıyor. 

Her iki hukukçu da TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyesi, İzmir Barosuna bağlı avukatlardan Ömer Erlat Ege’deki çevre davalarının önemli isimlerinden birisi. Kıyıların turizm teşvik adı altında yapılaşmaya ve şirketlerin talanına açılmasına karşı açılan dava ve Bergama davalarının AİHM başvuruları sürecinde İzmir Barosu eski Başkanlarından merhum Noyan Özkan’la birlikte katkı koyan Erlat aynı zamanda, Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Sekreteri. 

Av. Tuncay Koç da Antalya Barosu Avukatlarından. Alakır ve Kemer davalarını yürüttü. TBB Çevre ve kent Hukuku Komisyonu Üyesi.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ÇEVRE HUKUKU

Av. Ömer ERLAT

1980 Anayasası’nın kabulünden sonra, Çevre Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Kıyı Kanunu, Milli Parklar Kanunu, bBoğaziçi Kanunu, Mera Kanunu, Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberliği Kanunu gibi temel düzenlemelerle çevrenin, kültür varlıklarının, kıyıların, meraların, toprakların korunması yönünde ciddi adımlar atılmıştır. 1980 öncesinde de  Orman Kanunu ve Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Kanunu gibi kadim orman ve ağaç koruma eğiliminin yansıması olan kanunlar koruma mevzuatını güçlendirmekteydi. 

Bu arada, 1980 dönemi cunta rejiminin orman, mera ve kıyı alanlarının yağmasının önünü açmak üzere çıkardığı Turizmi Teşvik Kanunu gibi kanunların uygulama yönetmelikleri hazırlanamadığı için yağma kanununun hayat bulamaması, Çevre Kanunu’na dayalı olarak hazırlanan ÇED Yönetmeliğinin çıkarılması, Çeşme Yarımadası’nın hemen tümüyle koruma altına alınması gibi karar ve uygulamalar bu dönemde bürokraside de koruma eğiliminin varlığını gösterir.

Av. Ömer Erlat

Ramsar Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkındaki Sözleşme, Bern Yaban Hayatının Korunması Sözleşmesi, Rio Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gibi bir dizi Uluslararası koruma sözleşmesinin kabulü de 1980 sonrası koruma eğiliminin güçlendiği döneme tekabül eder. Bu iklim içinde çevre koruma mücadelesinin hukuk ayağı gelişir. Mevzuatı, kamuoyunu, bilim ahlakına sahip bilim adamlarını, hukukun üstünlüğünü önceleyen yargıçları ve kamu görevlilerini, duyarlı basın organlarını arkasına alan avukatlar gurubu önemli yargısal başarılara imza atarlar ve aynı zamanda çevre mücadelesinde gönüllü hukuk mücadelesinin geleneğini de oluştururlar. 

Koruma baharı sona eriyor

Yukarıda sıraladığım, koruma baharı 2001 yılından itibaren tedricen sona ermeye başlar. Aslında Çevre Kanunu ve Kıyı Kanunu gibi birincil normlarda çok ciddi sayılmayacak düzenlemeler yapılırsa da özellikle yönetmelikler gibi ikincil normlarla temel düzenlemelerdeki koruma fikrinin yerini yıkım ve talan alır. 2000’li yılların başında çevre hukuku mücadelesi somut yıkımların dava edilmesinin yanı sıra temel kanunlara aykırı yönetmelik ve kararların iptali davaları ile geçer. Bu arada 2000’li yılların ortalarından itibaren kamunun elindeki kıyıların, orman alanlarının, meraların kişilere devri, tahsisi ve amaç dışı kullanımı düzenlenir. Gönüllü çevre hukuku mücadalesini yürüten bir avuç avukat için hedef giderek genişler. Yeni aktörlerin mücadeleye katılımı pek görülmez iken öncekilerde yorgunluklar belirir.

Orta yolcu Anayasa Mahkemesi

2000’li yılların ilk beş/on yıllık kesiminde, normların hukuksal denetimi  yönündeki hukuk mücadelesinde, başta Danıştay olmak üzere idari yargı organlarının, Anayasa’nın ve birincil normların koruma yönündeki temel eğilimlerini öncelediği bunlara aykırı ikincil düzenlemelerin iptali yönünde kararlar aldığı görülür. Danıştayın, kanunlarda yapılan değişiklerin Anayasa’ya aykırılığını itiraz yolu ile ileri sürüp Anayasa Mahkemesine gittiği görülür. Anayasa Mahkemesinin bu dönemdeki tutumu ise daha “orta yolcu” dur. İdareye korumama yönündeki yasanın aslında nasıl olması gerektiğinin işaretlerini verir. Bu dönemin bir diğer özelliği de Danıştayın iptal ettiği ikincil normların yerine iptal gerekçelerini dikkate almadan öncekinden farksız düzenlemelerin yürürlüğe konulabilmesidir. Bu döneme örnek vermek gerekirse;

-2008 tarihinde yayınlanan ÇED Yönetmeliği ile ÇED kapsamı dışında bırakılan (muafiyetler) projeler kategorisi getirilmiş ancak bu düzenlemeler Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararı ile iptal edildiği halde ÇED muafiyetleri sonraki yönetmeliklerle daha da genişletilerek devam ettirilmiştir.

-Turizm Teşvik Kanunu’nun orman ve meraların turizm bölgesi olarak tahsisi ve yapılaşmaya açılmasına ilişkin düzenlemeleri Danıştay tarafından itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Danıştayın bu kararında “Ormanların orman olarak korunmasında kamu yararı vardır.” yönündeki tespiti o dönem için hayli önemli olmuştur. Ancak, Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi iptal etmiş ise de kararında ormanların orman olarak korunmasında kamu yararı olduğunu değil turizm amacıyla kullanılabilmesinin de mümkün olduğunu kabul etmiş, bu amaçla düzenlemenin nasıl yapılması gerektiğini kararında izah etmiştir. Sonuç olarak yasa ormanların ve meraların turizm bölgesi olarak tahsis ve yapılaşmaya açılmasına imkan veren düzenlemeler içermiştir.

- Bugün yaşanan maden ve taş ocağı talanının önünü açan Madencilik Kanunu’nun 7. maddesinde yer alan madencilik faaliyetlerindeki izinlere ilişkin düzenlemeler Danıştay tarafından itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine götürülmüş ve Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi iptal etmiş ise de 2010 yılında çıkarılan yeni yasa ile önceki düzenleme biraz uzun cümlelerle de olsa aynen yasada yer almıştır. Bu arada 2004 yılında yapılan değişiklik hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilmeden iptal edilen yasa uygulamada tutulmuştur. Bu dönemde çevre mücadelesini yürüten belli başlı bir kaç isim dışında önceki dönemden avukatlar kalmamıştır. Ancak, Ankara da ekoloji avukatları grubu, Karadeniz’de ve Artvin de bireysel çabaları ile mücadele veren avukatlar, İstanbul da sivrilen bir kaç genç avukat bu dönemin hukukçuları olarak anılmalıdır. Baroları, meslek odalarını ve gönüllü çevre derneklerini temsil eden ve hatta kimi zaman kendi adına davalar açan bu avukatlar hukuk mücadelesinin temel aktörleridir.

Çevre hukuku mücadelesinde üçüncü dönem

- 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumundan sonraki dönem çevre hukuku mücadelesinde üçüncü dönemdir. Anayasa mahkemesi ve yüksek yargı ve idare mahkemeleri  siyasetin kontrolünde yeniden yapılandırılmıştır. KHK’lerle Çevre Bakanlığı yeniden yapılandırılmış “Şehircilikle” birleştirilmiştir. KHK’lerle Kültür Varlıkları Koruma Kanunu’nda bir çok değişiklik yapılmış, doğal sitler yeniden düzenlenmiş bu arada bir çok doğal sit kararları iptal edilmiştir. Yargıda siyasetin onaylamadığı hiçbir kararın çıkması mümkün olmadığı gibi zaten mevzuatta adı var kendi yok koruma mevzuatı haline gelmiştir. Bu dönemde AB ile bağların sürdürülüyor olması nedeniyle sahte de olsa evrensel hukuk ilkelerine bağlılığın korunduğu görüntüsü yaratılmıştır. Bu iklimde örgütlü mücadele ile desteklenen hukuk mücadelelerinde kısmi başarılar elde edilebilmiştir. Gezi Parkı davası ve Artvin birinci davası, Urla villaları davası  bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak bu kararları veren hakimlerin daha sonra sürgün edildiği, görevden alındığı, Danıştayda bu olumlu kararların ortadan kaldırıldığı yeni atanan hakimlerle siyasilerin istediği kararların verildiği bilinmektedir. 

15 Temmuz 2016, özellikle 16 Nisan 2017 sonrası yeni bir dönemdir. Bu dönemde ne yargı bağımsızlığından ne hukukun üstünlüğünden ne de çevre hakkından söz edilebilir. Aslında en temel insan hakkı yaşama hakkının dahi artık koruma altında olmadığı yeni bir dönemdeyiz. Bu dönemde dava açarak çevre mücadelesinde başarı elde etmek beklenmemelidir. Dava açılmasının yapılan hukuksuzluklara meşruiyet katacağı doğrudur. Ancak, bu dönemde hukuksuzluk için meşruiyet de aranmayacaktır. Çünkü iktidarın kendisi gayrimeşrudur. Meşru olmayan bir yapı, eylem ve işlemlerinin meşruiyetini sağlama gibi dert içinde olmayacaktır. 

Toplumsal direniş olmadıkça çevre mücadelesi beyhudedir

Bundan sonra çevreye dair yıkımın boyutları çok daha büyük olacaktır. Çevre mücadelesi birkaç gönüllü avukat ve üç beş duyarlı yurttaşla ite-kaka yürütülecek bir iş değildir. Özel olarak çevre mücadelesi, genel olarak yaşamın savunulması yaygın toplumsal direnişle desteklenmedikçe beyhude bir çaba olacaktır. 

YARGI BİTMİŞTİR!

Av. Tuncay KOÇ

1-Bugün gelinen noktada yargı bitmiştir. Özellikle çevre mücadelesi çerçevesinde hiç bir büyük davanın mahkemelerde kazanılma şansı olduğuna inanmıyorum. Sistem buna cesaret edecek hakimi ortadan kaldırdı.
2-Doğrudan uygulatamadığım bir karar yok. Ancak, Alakır Dereköy Hes davasında 1 kez Çed Gerekli değildir 2 kez de ÇED olumlu kararı iptal edilmesine rağmen 3. ÇED olumlu kararını aldılar. Buna da yürütmeyi durdurma kararı çıkmasına rağmen santral bitme aşamasına geldi. Yine Kemer Kındılçeşme kamp alanı planı iptal edilmesine rağmen, eskiden olduğu gibi halka açılmadı. Şirket de alanı tamamlayamadı. Tamamlamak için yeni kararlar alma peşinde...
3-Şu anda yasalardan ziyade bir yargı mekanizması sorunu var. Bu sistem bitmiş durumda. Adalet değil, çürüme üretiyor. Yasalarda da tabii geriye gidiş hızlandı. En basiti dava açma süresinin ÇED’lerde 30 güne indirilmesi ya da maden mevzuatının alabildiğine geniş kullanılarak her yere taş ocağına izin verilmesinin önünün açılması gibi. Mevzuat küçük  değişikliklerle iyi hale getirilebilir fakat sistemin iyi hale getirilebilmesi imkansız neredeyse... 

Av. Tuncay Koç
4- Bu soruya 5. soruyla beraber yanıt vereyim. Açılan her davanın sistemi meşrulaştırdığını düşünmüyorum. Dava bir araç, bunu açmazsanız sadece fiili direniş kalır geriye... Biz kendi koydukları yasalara bile uymuyorları da göstermek için dava açıyoruz. Madem bir kural var, uyun. Uymuyorlar... Davaları tamamen geriye çekmek doğru değil. Tek savunma hattını davalar üzerinden örmek de doğru değil... 
6-Yaşam savunması öncelikle bir zihinsel durum. Tüm canlıların hayat hakkının savunulması, temel insan haklarının öğrenilmesinden öğretilmesinden, paylaşımından geçer. Sonra diğer canlı haklarına daha kolay geçiş yapabiliriz. Dünyayı daha geniş kavramak için geniş bakış açısı kazanmak gerek. Bu da daha çok iletişim kurarak, paylaşarak olacak. Medyanın içinde bulunduğu duruma bakarsak işimiz zor. Alternatif yolları çoğaltmak lazım...
7- Kısaca evet. Toplumsallaşmış bir dava, mahkemede daha kolay kazanılır. Mahkemede kazanılmasa da yürekler de kazanılır. Topluma mal olamayan, ya da görünür olamayan bir davanın kazanılma şansı daha düşük.
8-Tabii ki iktidar, önemli davalarda ya da toplumsal olaylarda  kendi lehine hamleler yapıyor. Toplumsal olayları söndürmek için de yargı süreçlerini kullanıyor. Yargı mekanizması zaten iktidar için bir araç. Adalet mekanizması olarak bakmıyor. Tamamen araçsallaşmış bir sopa. Gerektiğinde tepemize inecektir. Ekosistemin tepesine de iniyor. Görüyor yaşıyoruz. Cerattepe davasının son aşamaları tam bir komediydi. Her şey kurgulanmıştı. Gezi Parkı’nı fiiliyatta kaybeden iktidar, kağıt üstünde kazanmayı seçti. Son HSK seçimleriyle bir arada düşündüğümüzde artık tam anlamıyla bir Saray yargısı var. Çözüm, yargıda kahraman hakim aramakta değil, bu sistemi değiştirmekte. Daha fazla siyasette. 

SORULAR:

  • 1. Son gelinen aşamada ekoloji mücadelesinin hukuksal süreçlerle bir kazanımı olabileceğini düşünüyor musunuz? Örneğin, termik santrallere, nükleer santrallere, köprü-otoyol inşaatlarına, altın işletmeciliğine hatta taş ocaklarına yol veren, siyasi-ekonomik “sürdürülebilirlik” çizgisini buralarda arayan siyasi iktidarın mahkemelerle durdurulma olasılığı var mı?
  • 2. Takip ettiğiniz, kazandığınız ama bir türlü yargı kararlarını uygulatamadığınız, sonuçta da ekolojik yıkıma, doğa tahribatına ve vatandaşların hak kaybına neden olan davalarınız var mı? Bir iki örnek verir misiniz?
  • 3. Şu anki yasalar ve adalet mekanizması ile ekolojik tahribatı önlemek mümkün mü?
  • 4. Eğer yanıtınız olumsuzsa, açılan her davanın, tıkanan, iyice içinden çıkılamaz hale gelen sisteme olan güveni yeniden oluşturduğu, bir anlamda ona kan taşıdığı görüşüne katılır mısınız?
  • 5. Yurttaşlara bu koşullarda bile olsa  “Hukuktan tamamen vazgeçin” demek mümkün mü?
  • 6. Yanıtınız olumlu ise hukuk mücadelesi yerine yaşam alanlarının savunulması için neler yapılmalı sizce?
  • 7. Sizce halk desteği ve kitlesel mücadele ile yargı kararları arasında doğrudan bir bağlantı var mı?
  • 8. Son olarak, hukuksal süreçler halkın kitlesel mücadelesinin sönümlendirilmesi noktasında siyasi iktidar tarafından kullanılıyor mu? Bergama, Gezi Parkı ve son olarak Artvin mücadelelerini bu açıdan değerlendirilebilir misiniz?
Son Düzenlenme Tarihi: 17 Haziran 2017 12:05
www.evrensel.net