Güvenceli çalışma, güvenli gelecek!

Güvenceli çalışma, güvenli gelecek!

Yakup Aslandoğan, Kıdem tazminatına yönelen saldırıyı ancak işçilerin topyekün karşı duruşuyla püskürtmenin mümkün olduğunu belirtti.

Yakup ASLANDOĞAN

Modern anlamda işçi sınıfı hareketinin (mücadelelerinin) 1700’lü yıllarda geliştiğini söyleyebiliriz. İşçiler 1758’de İngiltere’de dokuma tezgahlarını kırarak ilk tepkilerini göstermeye başlamıştır. İşçiler işsiz kalmalarının nedeni olarak makineleri görüyor ve doğal olarak tüm hıncını makinelere yöneltiyordu. Tarihe Ludist hareket olarak geçen başkaldırıyı egemenler onlarca işçiyi idam ederek bastırmaya çalıştı. Geleceğinin gittikçe elinden alındığını gören, sadece karnının doyduğu (ki o da tartışmalıdır) bir yaşamın karşısında kendini güvende hissettiği, insanca yaşayacak koşullar sağlayacak güvenceli bir çalışma talebi o dönemlerden başlayarak, günümüze değin işçi sınıfının başlıca mücadele nedenlerinden biri olmuştur. Gelişen tepkiler ve işçilerin yoğun mücadeleleri sonucu İngiliz burjuvazisi ve hükümet 1883’te Fabrika Yasası’nı çıkarmak zorunda kalmıştır. Çalışma saatlerinin kısaltılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çocuk işçiliğe getirilen sınırlamalar vb bir dizi hak İngiliz işçileri tarafından böyle elde edilmiştir.

NE İSTİYORLAR?

O günün özgünlükleri ve özellikleri elbette bugünden oldukça farklıydı. Tarihsel olarak  ülkeden, ülkeye işçi sınıfının oluşumu, mücadele talepleri ve biçimleri farklılıklar gösterir. Bununla birlikte işçi sınıfı uluslararası (enternasyonal) bir sınıftır ve kazanımları da o ölçüde bir özellik taşır. Değişmeyen, günümüze aktarılan, kazanım olarak hanemize yazılan her şeyin o dönemlerden başlayan bu mücadelelerin bir ürünü olması gerçeğidir. Bir diğer gerçek ise, sermaye ve kapitalist hükümetlerin işçi sınıfının mücadeleleri sonucu tanımak zorunda kaldıkları hakları ilk fırsatta geri alma eğilimidir. Çünkü, sermaye sınıfı ve hükümetleri işçilerin kazanılmış haklarını gasbetmeyi daha büyük kârlar elde edebilmenin yollarından biri olarak görür.

Nedir bunlar? Ücretlerin baskılanması, esnek çalışmanın yasalaştırılması, güvenceden yoksunluk, düşük maliyetle işçiyi çıkarıp yine daha düşük maliyetle işçi almak, kamu kurumlarının peşkeş çekilerek ucuza sermayeye verilmesi, işçilerin sigorta ve kıdem tazminatı gibi birikimlerini oluşturulan fonlar aracılığıyla kaynak olarak sermayeye aktarmak, yasaların patronların bu isteklerinin gerçekleştirilmesi için düzenlenmesi vb vb...

İşte işçilerin iş ve gelecek güvencesi olarak gördükleri kıdem tazminatının fona devredilerek gasbedilmesi girişimi de bu bağlamda bir girişimdir. İşçilerin güvence olarak gördükleri kıdem tazminatını AKP Hükümeti, “patronların sırtındaki bir yük” olarak görmekte ve patronları bu “yük”ten kurtarmak istemektedir.

Belirtmek gerekir ki, kurtulmak istenen “yük” yalnızca patronların keyfince işçi çıkarmalarının önünü açmak, fondaki kaynakları kullanmakla sınırlı değildir. Yanı sıra kıdem tazminatının işçilerin sendikal örgütlenme, ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerle mücadeleye yönelirken moral bir etken olarak işlev gören rolünden de kurtulmak istenmektedir. Kısaca AKP Hükümeti ve patronlar bir taşla çok kuş vurmak istemektedir.

Kıdem tazminatının fona devri meselesini ilk defa AKP Hükümeti gündeme getirmiyor. 12 Eylül askeri darbesinin ardından o zaman Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Vehbi Koç, cunta lideri Kenan Evren’e yazdığı mektupta, işçilerin düşük maliyetle işten çıkartılmaları gereği üzerinde durmuş ve bunun önünde en büyük engel olarak gördüğü kıdem tazminatının bir fonda toplanarak fonda biriken paranın düşük faizle özel sektöre kullandırılmasını talep etmişti. Askeri cuntanın yapmaya cesaret edemediği şeyi 37 yıl sonra AKP Hükümeti yapmaya, kıdem tazminatını fiilen ortadan kaldırmaya yelteniyor. 

Bu, tüm işçilerin “güvenceli iş, güvenli gelecek “ talebine dolaysızca yapılan bir saldırıdır. Çünkü ülkemizde işçilerin güvenceli çalışma talebi açısından bugünkü mevcut en önemli hakkı kıdem tazminatıdır. Kıdem tazminatının varlığı bu bağlamda son derece kritik önemdedir. 

MADEM İŞÇİYİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ...

Azami kârlarını hesap eden sermaye ve temsilcileri bunu gerçekleştirmek için en nihayetinde karşısında ses etmeyecek bir işçi sınıfı ister. Bunu da işçiler örgütsüz olduğunda, sendikalarını işlevsizleştirdiğinde daha kolay gerçekleştirebileceğini bilir. Sendikacıları satın alır, sendikaları hükümetlerin arka bahçesine dönüştürür... Zaten “Mevcut uygulamada işçilerin çoğu tazminatını alamıyor, fon olursa 1 gün bile çalışsa alabilecek” gibi yalan propagandaya ortak ettikleri sendikalarla birlikte yürüyorlar şimdi de. “Fona karşıyız” diyen sendikaların da mücadeleyi örgütlemek için pek bir şey yapmadıkları ortada. 

Oysa patronların vermemek için kırk takla attığı kıdem tazminatıyla ilgili yasaların uygulanması hükümetin sorumluluğu değil mi? Diyorlar ya, “Fon gelirse tazminat hakkı devlet güvencesinde olacak” diye. Mevcut yasanın uygulanması da devlet güvencesinde değil mi? Yasalara rağmen patronların kıdem tazminatı hakkını gasbetmesine neden göz yumuluyor? 

Madem işçiyi düşünüyorsunuz o zaman mevcut yasadaki 1 yıl şartını kaldırın. İşçilere tazminat vermeyen patronlara en yüksek cezai yaptırımları uygulayın. İflas durumunda işçinin tazminatının ödenmesi öncelikli olsun... 

Bunları yaparlar mı? Yapmazlar... İş güvencesinin kırıntısına dahi tahammülleri yok çünkü. Tıpkı kamuda 657 sayılı yasa kapsamında çalışan emekçilerin sınırlı iş güvencesine de tahammülleri olmadığı gibi. Kamu emekçisinin iş güvencesini “ayrıcalık” olarak görmemizi, kaldırılmasına hak vermemizi istiyorlar. İş güvencesi olmayana da verelim demiyorlar, olanınkini alıyorlar. Herkes güvencesiz, herkes taşeron, herkes kiralık, herkes örgütsüz olsun istiyorlar. “Çalışma yaşamında eşitlik”ten kasıtları bu! 

TOPYEKUN MÜCADELE

Kıdem tazminatının fona devri demek işçilerin özlem duydukları insanca çalışma ve yaşam koşullarına kavuşmalarına engel duvarların biraz daha yükseltilmesi, biraz daha kalınlaştırılması demektir. Kıdem tazminatı güvenceli iş, güvenli gelecek için son kaledir ve ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır.

Kıdem tazminatına yönelen saldırıyı hele de OHAL uygulamalarının devam ettirildiği koşullarda ancak işçilerin topyekün karşı duruşuyla püskürtmek mümkündür. İş güvencesi tehdit altında olan memurlar ve güvenceli bir iş talebi olan herkes bu mücadelenin bileşenidir. Bu mücadele aynı zamanda bürokratikleşmiş sendikal yapıları da mücadeleci temelde yenilemenin bir fırsatını verecektir.

www.evrensel.net