Yeniden doğuşun adıdır Deniz

Yeniden doğuşun adıdır Deniz

Türkiye ‘68’in bütün bu toplumsal kaynama sürecinde, 'emperyalizm' de karşıt sözcüğünü bulmuştu: 'Deniz'! 

Ercüment AKDENİZ

“Önümüzdeki aylarda büyük hadiselere şahit olacağınızı zannediyorum. Türkiye kendisini bekleyen tarihi dönüm noktasına hızla yaklaşmaktadır. İki kuvvet kozlarını paylaşmak durumundadır. Türkiye halkının komünizme ve Moskof casuslarına olan hıncı Endonezya Müslümanlarınkinden aşağı değildir. Türkiye’yi Sovyet peyki olarak görmektense, bu aziz topraklar üzerinde Kızılıordu çizmeleri görmektense ölmeye ve öldürmeye hazırız.” (1)

Yukarıdaki satırlar, 1968 yılında Bugün Gazetesi’nde yayımlandı. Dönemin sağcı, milliyetçi, dinci-gerici gazetelerinde buna benzer pek çok yazı yer bulabiliyordu. Yani “dindar ve kindar nesiller” yetiştirme çağrısı, bugünden çok daha eskilere dayanıyordu. 

O yıl Milli Türk Talebe Birlikleri (MTTB) bütünüyle sağcıların eline geçmişti. MTTB, Adalet Partisi (AP) hükümetinin de desteğiyle “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin ittifak gücü olmuştu. Sonradan MHP’ye dönüşecek olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CMKP) gençliği de bu ittifaka dahil edildi. “CMKP komandoları”, sözü edilen ittifakın vurucu gücünü eğitiyordu. Bugün çokça tartışılan “yerli ve milli” ittifakın ruşeym haliydi belki de bu. 

CİLALI ANTİEMPERYALİZM

Peki bunca “intikam hırsı”, bunca “öldürme yemini” neden ve kimler içindi? Saldırıya uğrayan öğrencilerin, gençlerin meşguliyeti neydi? 

Fikir Kulüpleri Federasyonu baskına uğradığında “Doğu Gecesi” gecesi düzenliyordu örneğin. Başka bir yerde düzenlenen “Doğum Kontrolü Paneli” de aynı şekilde basılmış ve buna gerekçe olarak “Türk milletini kısırlaştırıyorlar” denmişti! “Kanlı Pazar” vakası ise kin ve nefretin zirfesiydi. 

O gün (16 Şubat 1969) Taksim’de “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” vardı. İşçilerden oluşan Tertip Komitesi’nin çağrısına yanıt veren öğrenciler mitinge kitlesel katılım göstermişti. Ne var ki iki gün önce Beyazıt’ta toplanan gericiler “Bayrağa Saygı Yürüyüşü” adı altında cihat çağrıları yapmıştı. “Emperyalizm”, “sömürü” ve “işçi” kelimeleri belli ki onları fena halde kızdırmıştı. Sonunda beklenenler olmuş ve miting kanlı bir saldırıya uğramıştı. Polisin de yol vermesiyle yüzlerce öğrenci bıçaklanmış ya da demir çubuklarla dövülmüştü. Yaralılar çok fazlaydı, üstelik iki öğrenci hayatını kaybetmişti.

Hemen her hak arayışında saldırıya maruz kalan, gözaltına alınan gençler “NATO’ya Hayır” haftası düzenleyenlerdi; Amerikan 6. Filosu’na karşı Dolmabahçe’ye inip bayrakları yarıya çekenler, Amerikan erlerini denize dökenlerdi; 1968’te yükselişe geçen işçi grevleri ve köylü mitinglerinde saldırıları halkla birlikte göğüsleyenlerdi; Vietnam kasabı Commer’in arabasını ODTÜ’de ateşe verenlerdi; mazlum Filistin halkının direnişine bedenini katarak destek verenlerdi; ‘Yaşaşın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi’ diyenlerdi...

Ve hiç şüphe yok ki o gençlere saldıranlar, Endonezya’dan Türkiye’ye uzanan Amerikancı “yeşil kuşak” projesinin sadece basit birer parçalarıydı. 

Böyle olduğu içindir ki; yerli ve milli ittifak korosunun bugünkü “antiemperyalist efelenmeleri” bir komedi sahnesinden öteye geçmiyor. ABD’ye, AB’ye küstüğünde Rus emperyalizmine; Putin’e küstüğünde Trump’a -olmadı Arap Krallıklarına- gülücükler atan cilalı bir “antiemperyalizm” taktiği çünkü bu.

ABD’ye, AB’ye karşı Avrasya ve Şangaycılığı işaret eden “yerli ve milli solcular” ise bu taktiğin sadece zavallı birer tamamlayıcıları.   

DENİZ... 

Türkiye ‘68’in bütün bu toplumsal kaynama sürecinde, “emperyalizm” de karşıt sözcüğünü bulmuştu: “Deniz”! 

Kabarmanın henüz başlarıydı ve takvimler 7 Mart 1968’i gösteriyordu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Konferans Salonunda AİESEC*’in 20. Genel Kurulu toplanmıştı. Kongreye 44 ülkeden 200 temsilci katılıyordu ve üstelik Başbakan Süleyman Demirel’in konuşma yapması bekleniyordu. Deniz Gezmiş de oradaydı; hem de yüze yakın öğrenci arkadaşı ile birlikte. Beklenen olmamış, Demirel’in yerine kürsüye Devlet Bakanı Seyfi Öztürk gelmişti. Sloganlar patlayınca öğrenciler yaka-paça gözaltına alınmış; zevahiri kurtarmaya çalışan Bakan Öztürk de gençlerin slogan atmasını, Türkiye demokrasinin bir kanıtı olarak pazarlamaya kalkmıştı.  

Eylem amacına ulaşmış emperyalistlerle birlikte işbirlikçi Demirel hükümetinin ipliği pazara çıkmıştı. Bir grup arkadaşıyla birlikte tutuklanarak cazevine gönderilen Deniz, çok daha hızlı bir biçimde kitle harketinin önüne doğru yol alıyordu. Kitle hareketi de önderini, önderlerini arıyordu zira.

Deniz akademik, demokratik taleplerin de merkezindeydi. İstanbul Üniversitesi’nde hem boykot hem de öğrenci işgali vardı. Gericiler boş durmuyor, Deniz’in de içinde yer aldığı “Boykot Komitesi”ne karşı bildiriler dağıtıyorlardı. “Asayiş Komiteleri bildirileri”ydi bunlar! Sonuçta gericiler amacına ulaşamamış, öğrenciler bir dizi talebi üniversite senatosuna kabul ettirmişti. Sorunların çözülmesi için kurulan komisyona Deniz Gezmiş de seçilmişti. Hadise, Meclis gündemine de taşınmış, Başbakan Demirel şöyle konuşmuştu: “Üniversite işgalini toplantı ve gösteri yürüyüşü mahiyetinde kabul ederseniz, bunun içine girmeyecek hiçbir şey kalmaz. Meclis de dahil.” Bu sözler, hareketin siyasallaşmasından duyulan korkunun açık kanıtıydı. 

Bundan sonraki süreci Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür’ün katledilmesi, öğrenci gençliğin ve Dev-Genç’in faşist terör eşliğinde giderek silahlı mücadeleye zorlanması, 12 Mart darbesi, Nurhak ve Kızıldere katliamı vb dönemeçler izleyecekti.  

6 Mayıs 1972’de Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam edilmeleri ise adeta bir intikam seramonisiyle gerçekleşecekti. Zira idam oylaması Meclis gündemine geldiğinde, Demirel’in de el kaldırdığı AP sıralarından “Üçe karşı üç” sesleri yükselmişti. **

Ne ki...!

Bir dönemi kapattığını sananlar fena yanılmıştı. Çünkü idam sehpasında yepyeni bir tarih başlıyordu. Denizleri asıp zincirlerinden boşanmış bir gericiliğe kapı aralayanlar, bunun sadece geçici bir zafer olduğunu anlamakta fazla gecikmediler. Sadece dört yıl sonra; Deniz,  Taksim Meydanı’na doluşan 500 bin emekçinin 1 Mayıs marşındaydı.

Yeniden doğuşun türküsüydü Deniz.

Sonrasında...

Ne 12 Eylüller, ne de kışlar ve boranlar bu yeniden doğuşu engelleyebildi. 

Her 6 Mayıs, kendi küllerinden doğan bir halk denizi yarattı. 

(1) Türkiye’de Gençlik Hareketleri / Alpay Kabacalı

* AİESEC (Uluslararası Ticari Bilimler Ekonomi Öğrenciler Birliği)
** Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına ilişkin meclis oylamasında bazı milletvekillerinin, 27 Mayıs sonrası idam edilen Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’ya atıfta bulunarak üçe üç diye bağırması olayı.

www.evrensel.net
ETİKETLER Deniz Gezmiş