Aydın Ovasında arı tabutları…

Aydın Ovasında arı tabutları…

Özer Akdemir, Aydın'da jeotermal enerji santrallerinden salınan gazların öldürdüğü 450 kovan arıyı yazdı.

Özer AKDEMİR

Demiryolunun etrafı çamur, çakıl. Hemen yanı başında bir köprü yapıyorlar. Toz, toprak, yağan yağmurla balçığa kesmiş. Kente iki kilometre bile değil burası. 

Demiryolunun öte yanı portakal, mandalina bahçesi. Ağaçlar yüklü. Tarlanın yola bakan yüzü hariç el değmemiş daha. Kim bilir neyi bekliyorlar? Dinmeyen yağmurlar mı onları dalında toplanmadan bırakan? Buz gibi Aydın ayazı mı? 

Oysa günlük güneşlik bugün hava. Ocak soğuğuna inat, sıcacık bir güneş ısıtıyor toprağı. Toprak buğu buğu tütüyor. Toprak bahara gebe…

Düğün sahibi Ahmet Camuz güneşe aldanmamış. Eski tüfek, eski toprak. Biliyor soğuğa yiğitlik olmayacağını. Geleni karşılıyor güler yüzle. “Buyur” ediyor “Efeler Belediyesi” yazan çadırın altına dizdiği masalara. Eşi Fadime kara Hint kınası yakmış eline. O da masalara oturmadan kolonya tutuyor misafirlere, şeker ikram ediyor gülerek. 

Davul yok düğünde. Çifte zurna yok. Oynayan, halay çeken, zeybeğe duran yok. Oğlan kaçırmış kızı. Ya da kız kaçmış oğlana. 

***

Ahmet Camuz dertli. Hem de bu düğün dernek arasında. Derdi dağ kadar. Oğlana çok kızgın. Neylesin ki atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. Bu kadar dert, tasa arasında kız kaçırmasına köpürse de kabulleniyor ister istemez. Oğul bu. Canının parçası. Soyunu alıp yürütecek olan.

Oysa en mutlu olması gereken zamanları bunlar. Yakında boy boy torunları olacak kucağında. Gel gör ki nerdeyse bir yıl oldu güleç yüzüne gölge düşeli. Nicedir uyku girmez gözlerine. Bir dert ki içinden çıkamadığı.

***

“Gel” diyor. “Gel de gör durumu”. 

Kokusu davetkar kıymalı pidelerin, köpüklü ayranların yenilip içildiği düğün masalarının yanı başındaki tümseğin ardına çağırıyor. 

“Gel de gör, halimizi, derdimizi”. 

Tümseğin dibi yemyeşil otlar, daha yeni yeşillenmiş çakır dikenleri. Tümseğin öte yanı genişçe bir düzlük. Düzlükte sıra sıra kovanlar. Arı kovanları. Kovanların etrafında bir iki arı uçuşuyor. O kadar. 

“Bunlar sağ kalanlar” diyor Ahmet Camuz, “Onlar da ölmek üzere!”

Yan yana dizili kovanlardan birisinin kapağını kaldırıyor. Peteği çıkarıyor. Peteğin yarısı sapsarı bal, öbür yarısı birbirlerine sokulmuş arılar. Arılar, toplaşmışlar bir araya, peteğe yumulmuşlar. Hepsi ölü! Sanki ölmeden önce son kez bir araya gelmiş gibiler! Ne bir kıpırtı, ne bir vızz sesi…

***  

“Geçen yıl Mart ayında. Sabah kalkıp evin hemen ilerisindeki tarlaya arıların olduğu yere gittim. Gitmez olaydım. O nasıl bir koku! Burnumun direği düştü, nefes alamadım, ölüyorum sandım. Midem kalktı, yürüdü boğazıma doğru. Kusmak istedim, kusamadım da. Bir beyaz buhar tütüyordu hemen ötedeki kanaldan. Duman duman yükseliyordu. Kokusu dayanılır gibi değil.”

Yeni açılan jeotermal kuyusunun sıcak suyunu boşalttıklarını anlamış Ahmet Camuz. Az ötedeki arı kovanlarına koşmuş. Sıra sıra 500 kovan. Etrafta ne bir vızıltı, ne bir ses. Oysa, bu güneşli Martta şimdi vız vız uçuşurlardı ortalıkta. Yoklar! Her yer ölüm sessizliğinde. İğrenç kokusunu salarak tüten buharın uğursuz fısıltısından öte bir ses yok.

Kovanları açıyor. Önce birini, sonra ötekini, sonra ötekini… yanındakini…. 

Arılar birbirine sokulmuş uyuyorlar sanki. Uyuyorlar! Başka ne olabilir ki? İnanmak istemiyor başka bir ihtimale. Uyandırmak için dürtüyor, eline alıyor, parmaklarını ortalarına daldırıyor. Kızıp sokmaları için her şeyi yapıyor. Olmuyor! Dokunduğu düşüyor, dokunduğu arı yığını dağılıyor. Hepsi ölmüş! 

Anlıyor her şeyi, kabul ediyor içi kan ağlayarak. Kovanlar arıların tabutu olmuş. 450 tabut! 450 kovan arı ölüsü! Bir yılın emeğinin sonu, bütün bir ömrün törpüsü…

***

“Getir ölü arıları” dedi telefonda Efeler İlçe Tarım Müdürü. Götürdüm. “Dilekçe yaz, araştıracağız” dedi. Yazdım, bekledim. Günlerce, haftalarca, aylarca… Ne ses, ne bir yanıt. Ne bir gelen, soran eden... Her yere yazdım arılarımın ölümünü. Başbakanlığa, cumhurbaşkanına, bakana… 

Yetmedi, pankartlara yazdım, çıktım sokaklara. Bu jeotermallerin toplantılarının yapıldığı yerlere gittik, hanımımla. “450 kovan arım gitti, yarın siz de gidebilirsiniz” dedim.

Geçenlerde çağırdı İlçe Tarım Müdürü beni. Dedi ki, “Senin arıları jeotermal öldürmüş. Ama bunlar çok güçlü. Bunlar devlet. Bunlara karşı gelemeyiz. Sana şeker versinler. Torba torba. Kaç torba istersen. Al bunları vazgeç arılarından”.

O zaman anladım, benim arıları öldüreni. O zaman dedim ki, “Şekeriniz sizi olsun. Neyleyim arı yoksa şekeri. Dedim ki bizim arıların katili burada değil. Bu zehirli buharlar, bu jeotermal sondajları değil. O zaman anladım arılarımın katili kim”…

***

Ahmet Camuz, 450 boş kovanını sardığı muşambayı açtı. Bir yıl öncesine kadar içi şen şakrak uçuşan, o çiçekten buna konan, tadı doyumsuz bal yapan arıların olduğu boş kovanlar üst üste yığılmıştı. Arı tabutlar gibi!.. 

Binlerce arının tabutu. Yan yana, üst üste yığılmış, Aydın Ovasında yatıyor. Adalet bekliyor, hesap gününü!.. 

***

Bu ziyarettin birkaç gün sonraydı. Üç gün önce oğlunun düğününde gelen herkesi güler yüzle karşılayan Fadime Camuz, şimdi Kuşadası’da bir hastanenin yoğun bakım servisinde hayata tutunmaya çalışıyor. Düğün dernek için eline yaktığı kara hint kınası kara yazgısının nişanesi gibi şimdi elinde. Yüzündeki gülücüklerle içindeki çaresizliği örtmek için ne kadar çabaladığını kim bilebilir ki ondan başka. Arıları için kendini yakmaya çalışan kadının, Fadime Camuz’un öyküsünü haftaya anlatalım… 

www.evrensel.net