Avrupa’nın Halep suçları

Avrupa’nın Halep suçları

Bu hafta Avrupa'nın Gündemi'nde Halep konusunda Avrupa'nın sorumluluğu var.

Bombalamalara ve şiddetli çatışmalara sahne olan Halep şehrinin fotoğrafları yıkımın büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Bir taraftan Suriye Devlet Başkanı Esad ve müttefikleri Rusya, İran ve Lübnan Hizbullahı diğer tarafta ise Batının ve bölge ülkelerinin desteklediği el Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam gibi cihatçı güçler ve çatışmalarda arada kalan, canlı kalkan olarak kullanılan ya da başına bomba yağdırılan sivil halk... 

Tüm dünya son bir iki haftadır canlı yayında Halep’te yaşananları izliyor. Birleşik Milletler başta olmak üzere, Suriye’de yaşananlarda sorumluluğu olan Batılı emperyalistler ise timsah göz yaşları döküyor. Humanite gazetesinin deneyimli Muhabiri Hassane Zerrouky, yayıMladığı makalede, yaşanan trajedide Batılı ülkelerin sorumluluklarına  dikkat çekti. 2012 yılında Suriye krizinin farklı yollardan çözülebileceğine fakat Batılı güçlerin silahlı yöntemi tercih ederek bu yıkıma neden olduklarını yazdı. 

Almanya’dan Freitag gazetesinden Lutz Herden ise Halep zaferinin bir yandan Esad/Baas rejimi açısından büyük zafer olduğuna, diğer yandan ise Batılı güçler ve müttefikleri açısından önemli sonuçlara yol açabileceğini vurguladı. 

İngiltere’de Independent Gazetesi Yazarı, Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Robert Fisk de Halep’te yaşananları Halepçe’de ve Ruanda’da yaşananlara benzetti ve geçen günlerde ABD’nin BM Temsilcisi Samantha Power’in BM’de yaptığı konuşmanın, IŞİD ve ABD’yi akladığını öne sürdü. 


İSYANI SİLAHLANDIRMA TERCİHİ BATININ SORUMLULUĞUDUR

Hassane ZERROUKY
Humanite

Geçen ekim ayında France 24 televizyon kanalına demeç veren eski BM Temsilci Lakhdar Brahimi, Suriye trajedisinden herkesi sorumlu tutarken söylediklerinin bu kadar doğru çıkacağını tahmin edemezdi. Zira, 15 Eylül 2015’de, The Guardian gazetesi Finlandiya eski başkanı ve 2008 Nobel Barış Ödülü sahibi ve bugün diplomat olan Martti Ahtisaari’nin daha önce söylediklerine değinerek, Suriye krizinin en geç 2012’de bitirilebileceğinin mümkün olduğunu belirtti. Ahtisaari, İngiliz gazetesine, Beşar Esad’ın gitmesini ve 7 bin 500 kişinin ölümüne (bugün ise 300 bin) 11 bin kişinin sürgün olmasına (bugün 3 milyon) neden olan krizi barışçıl yollarla çözmeye yönelik bir Rus önergesinin olduğundan bahsetti. Rusya Temsilcisi Vitaly Çurkin kendisine o zaman 3 noktalı bir plan sunduğunu belirtti: Suriye muhalefetine silah vermeme, bunlar ve Esad arasında bir diyalog başlatma ve Suriye Başkanının iktidardan uzaklaşması için “Onur kırıcı olmayan” bir olanak bulma.  

Bu planı Finlandiya temsilcisi BM’nin güvenlik konseyinin batı temsilcilerine (Fransa, Amerika ve İngiltere) 22 Şubat 2012’de sundu. Fakat “Bu öneriye hiçbir cevap verilmedi, çünkü bence, tüm bu insanlar Esad’ın birkaç hafta içerisinde düşeceğine inanıyorlardı” diye belirtiyor Ahtisaari. 

2012 yılında Washington ve Batılı, Arap ve Türk  müttefikleri, Humus’un, tıpkı Libya’nın Bingazi şehrinde olduğu gibi, Şam’ı ele geçirmenin çıban başı olacağına inanıyorlardı. Laurent Fabius, o zamanın (Fransa) Dış İşleri Bakanı, buna o kadar çok inanıyordu ki, Temmuz 2012 “Esad devrilecek, bu sadece bir zaman sorunudur” diye belirttikten sonra “O yaşamayı bile hak etmiyor” diyebiliyordu. Krizi çözmek için tüm Suriyeli tarafların uzlaşacağı barışçıl ve siyasi bir çıkış yolu isteyen ve Suriyeli güçler topluluğundan oluşan Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesinin (2011 temmuzunda kuruldu) itiraz etmesine karşın, bu eğilimden hareket ederek Suriye isyanını silahlandırdılar. Dinlemediler ve bugün bunun yol açtığı sonuçları görüyoruz. Suriye böylelikle bir şiddet çemberinin içerisine çekildi. Baskılar da arttı. Demokratik içerikli sloganlar yerini “Allah büyüktür ve Başar da onun düşmanıdır” türü sloganlara ve “güvenlikli hava bölgesi” taleplerine bıraktı. 

Suriyeli askerlerin görevden kaçmalarının görüntüleri el Cezire gibi Katar televizyonları tarafından tekrar tekrar ekranlara getirildi. Temmuz 2011’de bir Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kuruldu, hemen ardından Paris’in 2012’de derhal tanıdığı Suriye Ulusal Konseyi (SUK) kuruldu ama aynı yıl SUK, içerisinde İslamcıların egemen olduğu Suriye Ulusal Koalisyonuna dönüştü. Türkiye’nin güneyi, Suriyeli savaşçıların arka cephesi haline geldi. Eğitim kampları kuruldu ve Batı ve Türk istihbaratının gözleri önünde Avrupalı, Arap, Rus, Asyalı “gönüllüler” silahlarıyla birlikte kitlesel olarak gelmeye başladılar. 

Sahada ise ÖSO kısa süre içerisinde, IŞİD ya da içinde el Nusra (el Kaide’nin Suriye örgütü ve bugün adını Şam Fetih Cephesi olarak değiştirdi), Ahrar’uş Şam, Şam Cephesi ve İslam Ordusu gibi silahlı İslamcı güçlerden oluşan; Suudi ve Türk danışmanların önerisi üzerine kurulan Fetih Ordusu koalisyonu tarafından geride bırakıldı. 

Halep’i ele geçiren ve hâlâ da çevresindeki İdlib ve yakın bölgelerini kontrol edenler bu gruplardır. 

Bu koalisyon o zaman Türk ve Arap ağabeyleri tarafından IŞİD’e bir Sünni alternatif ve Washington ve müttefikleri tarafından kabul edilir bir seçenek olarak tanıtılıyorlardı. Fakat bu koalisyonun denetim altına aldığı bölgelerde şeriat ilan edildi, kadınlara ve 10 yaşından itibaren tüm kızlara nikap giymeleri dayatıldı. Böyleyse, Beşar diktatörlüğü yıkıldıktan sonra bu güçlerin demokrasiye, özgürlüklere, kadın ve Nusayri, Şii, Dürzi ve Hıristiyan azınlıkların haklarına saygı göstereceğine nasıl inanalım?

(Çeviren: Deniz Uztopal)


KARARIN BABALARI

Lutz HERDEN
Freitag

Batı, Suriye sorununu öylesine sündürdü ki ne ABD’nin ne de AB’nin içinden çıkabileceği 
küresel bir sorun haline getirdi. Sonuçlardan biri Halep! Büyük çatışmalar savaşları bitirebilir ama bitirmeyebilir de. Halep’teki çatışmalar, Palmira ile ilgili haberlere baktığımızda Suriye’nin pek işine yaramış gibi görünmüyor. IŞİD, çöktüğünü ilan eden uzmanların yalanlarını cezalandırırcasına Palmira’da çatışma başlattı.

Bundan bağımsız olarak Esad, sembolik olarak Halep’i aşan bir galibiyet kazandı. ABD, AB, Körfez ülkeleri ve Türkiye, 2011 yılından bu yana Esad’ı düşürmek için büyük bir koalisyon kurmuşlardı. Avrupa ve Kuzey Amerika’da terörist olarak yakalanan, 
cezalandırılan İslamcılarla iş birliği yapmayı da göze alarak. Bunun küresel bir çatışma haline geleceğini kestirememiş olmalılar. Rusya, Esad’ı desteklerken, İran’ın, Suriye’deki Şii-Alevi inanç kardeşlerini korumaya kalkışması, Çin’in de ihtiyaç duyulduğu an diplomatik gücünü kullanmaya başlamasıyla Batı’nın konsepti rayından çıktı. Rusya, İran ve Çin Suriye’nin Batı’nın kuklası bir ülke haline getirilmemesi, NATO üyesi Türkiye tarafından uydu bir Sünni devlet kurulmasına karşı birleştiler. 

Bu çatışmanın diğer tarafı olan süper güçler, kendi aralarında da, en azından 2015’ten bu yana-uyum içinde değiller ve Rusya, İran, Suriye gibi ortak tavır alamıyorlar. ABD ile Kürtler arasındaki ilişkiyi bir yana bırakacak olursak ne Suudi Arabistan ABD ile, ne ABD 
Türkiye ile, ne Riyad diğer Körfez ülkeleriyle uyum içinde hareket ediyorlar. Arap Birliğindeki Esad karşıtı güçler de Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki uzaklaşma sonrası kolektif bir çizgi izlemiyorlar. Bu nedenle de Esad karşıtı güçlerin İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’a erişmesini engelleme planı çöktü. Tam tersi oldu, işleri daha da kolaylaştı.

Esad ve Baas rejimi üzerine gerilen koruma brandası savaş ilanı olarak kabul edilebilir. Ancak bunu kabul etmek Batı’ya yeni riskler getirir. Bunu reddetmek ise teslimiyet anlamına gelebilir. Memnun edici bir karşılık isteyerek yeni durumu kabul etmek zararın sınırlandırılmasını sağlayacaktır.

Belki de Halep’te çatışma şöyle başladı: Moskova ile Ankara arasında cihatçılara Türkiye’den silah gönderilmemesiyle onların yenilgilerinin hızlandırılması konusunda bir anlaşma yapıldı. Bunun karşılığında Erdoğan, Kuzey Suriye ve Türkiye’deki Kürtlerle 
mücadelesinde Rusya’nın desteğini aldı. Böylesi bir imtiyazı ancak kendini Kürtlerin koruyucusu ilan eden ABD’nin tanıyabileceği açıkken... Bu nedenle Esad’ın Halep’teki başarısını kime borçlu olduğu bilinecek gibi değil. Rusya ve Suriye’nin, cihatçı mücahitlerin kötü durumda olmalarının nedenini fark edip aylardır teslimiyet çağrısı yapmalarının ise belli ki bir hikmeti var. 

(Çeviren: Semra Çelik)


SAMANTHA POWER, KATLİAMLAR AMERİKA ADINA YAPILMAMIŞ GİBİ DAVRANDI

Robert FISK
The Independent

Samantha Power bazı ülkeleri “utandırmak” adına BM’de bir konuşma yaptı. BM’nin Amerikan elçisi, İran’a, Suriye’ye ve Rusya’ya; “Sivillere karşı işlenmiş barbarlık, bir çocuğun infazı, sizi rahatsız etmiyor veya biraz ürpertmiyor mu?” diye sordu. Halepçe’den, Ruanda’dan, Srebrenista’dan ve sonunda Halep’ten söz etti.

Biraz tuhaf oldu. Samantha, Halep’teki sivillere karşı yapılan barbarlıktan söz ederken, 1982’de Beyrut’un Sabra ve Şatila mülteci kamplarında İsrail’in militan Lübnanlı dostları tarafından katledilen Filistinlerin ölü bedeni üzerinden geçtiğim dönemi hatırladım. O dönem Washington’un Ortadoğu’daki en güçlü müttefiki İsrail, gelişmeleri sadece izlemişti. Samantha onlardan söz etmedi. Halepçe’de 5 bine yakın ölü vardı ama Sabra ve Şatila kampındaki yaşananlar da beni ürkütmüştü.

Sonra Amerika’nın Irak işgalini hatırladım. Yarım milyon insan öldü. Ruanda’daki ölü sayısı gibiydi. Srebrenista’daki 9 bin ölü sayısından çok daha fazlaydı. Irak’taki yarım milyon ölü sayısı beni gerçekten ürkütmüştü. CIA’nin Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği sorgulamalar sürecinde yaşanan cinayetler ve işkenceleri bir kenara bırakıyorum. ABD başkanının onayıyla suçsuz mahkumların Esad’ın yönetimindeki Suriye götürerek sorgulandığını öğrenmek de beni ürkütmüştü. (...)

İlginç bir dünya. Samantha -Tanrı onun iyiliğini versin- ne Gazze’de İsrail tarafından öldürülen Filistinli çocuklardan, ne Yemen’de, kafa kesen müttefiklerinin Şiileri aşağılamasından ve 4 bin sivili öldürmesinden ne de Musul’da IŞİD’in kitlesel katliamlarından söz etti. En tuhafı da Samantha’nın 9/11’den (11 Eylül 2001 saldırısı) hiç bahsetmemiş olması. Samantha’nın utanç çağrısında mutlaka bahsetmesi gereken insanlığa karşı bir suçtu. 3 bin 996 masum öldü. Suriye, Rusya ve İran’a laf atarken, söz edilmesi gerekiyordu. 
Ama bunu yapmadı, çünkü burada küçük bir sorun var, değil mi? 9/11’deki kan gölünün faili el Kaide’ydi. Ve el Kaide Suriye’de ismini önce el Nusra yaptı, sonra Şam Fetih Cephesi, sonuçta hepsi Şam (ha Nusra ha el Kaide), Suriye rejimine karşı Halep’te savaşıyordu. 
Samantha’nın yakın tarihte ülkesinde yapılan en korkunç saldırıdan bahsetmesi tabii ki zor  çünkü  ”halka karşı barbarlıktan” bahsederken bu katliamı gerçekleştiren “cihatçı” suç örgütü şu anda Halep’te Suriye ordusuna karşı savaşıyor.

El Kaide düşmanlarının, Halep’te olan bitenlerden ürkmesi gerektiğini söyleyebilmesi için Samantha, 9/11’de ölen insanların anısını çöpe atmak zorunda. Musul’da öldürülen Hıristiyanlar ve IŞİD tarafından soykırıma uğrayan Êzidîlerin de bu süreçte göz ardı edilmesi gerekiyor halbuki Bosna’da soykırım gerçekleşirken Samantha bu konularda gayet uzmandı. Hatta Samantha’nın konuşmasında IŞİD’den hiç söz edilmedi, resmen aklandı.

Ve biz gazeteciler buna göz yumuyoruz. En son ne zaman haberlerde IŞİD’in Suriye’deki Palmira şehrini tekrar ele geçirdiğini okudunuz; halbuki Musul’da, kazanmaya çalıştığımız savaşın hedefi olan IŞİD için büyük bir kazanımdı bu. Üstelik Palmira’ya saldıranlar Musul’dan gelmişti! Musul’un etrafı Iraklı askerler, müttefikler ve çok bahsedilen Amerikalı “danışmanlar” tarafindan çevrilmişken, nasıl böyle bir gelişme oldu? En son ne zaman Musul’un etrafının cihatçılara karşı savaşan Suriye ordusu tarafından sarıldığını ve Halep’ten çok daha yüksek sayıda sivilin abluka altında olduğunu okudunuz?

(…) Evet Esad bir diktatör, seçimleri gülünç, milis kuvvetleri katil, askerleri gaddar ve hapishaneleri o kadar barbar ki Washington bile kendi tutsaklarını ağır bir sorgulamaya tabi tutabilmek için Suriye’ye gönderdi. (…) Ama bu kadar ürkseydik, Samantha gibi, o zaman, Rusya’ya rağmen Suriye’ye askeri müdahalede bulunurduk ve Suriye’deki muhalifleri kurtarırdık, doğru değil mi?

Samantha Power’ın seçtiği katliamlardan görülüyor ki Batı’nın bu kızgınlığında başka bir tuhaflık daha var. Halepçe’nin Kürtlerine yönelik kimyasal saldırı, Saddam’ın hava kuvvetleri; Araplar tarafından gerçekleştirildi. Ruanda’daki katliam Ruandalılar tarafından gerçekleştirildi. Srebrenista’daki katliam Miloseviç’in Sırp askeri güçleri tarafından gerçekleştirildi. Belki kılımızı kıpırdatmadık ama bu katliamları ne biz ne de müttefiklerimiz gerçekleştirdi. Samantha örneklerini iyi seçmiş.

Bizler Avrupa’da bu konuya benzer bir şekilde yaklaşıyoruz. Fransız Cumhurbaşkanı ve Britanya Parlamentosu Halep’teki acıyı sonlandırmak için, hiç bir şey yapılmamasından yakınıyor. Zaten bir şey yapmak istemediler, bu yüzden boş meclislerde tartışma yürüttüler.

Galiba, nedenini biliyorum. Ortadoğu’daki kanın içine elimizi sokmadığımız çok az seferden biriydi. Bir kez olsun ne biz ne de müttefiklerimizin -tabii Katar destekli el Nusra ve Körfez’deki “iyi çocuklar” olarak gördüğümüz dostlar hariç- ilgisizliğin dışında başka bir suçumuz olmadı. Ki Halepçe, Ruanda ve Srebrenista’da aynen böyle olmuştu. Suçu işleyen biz değildik dostum. Biz yapmadık. 
O zaman utanın Suriyeliler, Ruslar ve İranlılar. 

Ürperdiniz biraz, değil mi?

(Çeviren: Çınar Altun)

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Aralık 2016 22:06
www.evrensel.net
ETİKETLER Avrupa GündemHalep