Hayatta kalmak değil, hayatı yaşamak istiyoruz

Hayatta kalmak değil, hayatı yaşamak istiyoruz

Yeni yılda karanlığı dağıtacak olan çaresiz bırakılmış yoksulların yası değil, isyanı olacak. Hayatı yaşamanın güzelliğini tadacağımız bir yıl olsun..

Bir kamyon kasasında “huzur ve güven içinde” ölmüştü tarım işçisi kadınlar. Başka bir zaman bir tekstil fabrikasının kilitli kapıları ardında “huzur ve güven içinde” yanmışlardı. Penceresi olmayan kapalı kasa bir minibüste “huzur ve güven içinde” boğulmuşlardı. Bir yıl önce bu günlerde Diyarbakır Kulp’taki bir Kuran kursunda çıkan yangında altı çocuk, “huzur ve güven ortamında” can vermişlerdi. Depremlerde, huzur ve güvenin göçüğü altında kalanlar gibi... “Huzur ve güven” içinde maden göçüğünde nefessiz kalan madenciler gibi... Kar nedeniyle yolları kapalı olan ve ambulans helikopter olmadığı için hastaneye yetiştirilemeyen 1.5 yaşındaki Muharrem’in cansız bedenini babası, bir çuval içinde “huzur ve güven içinde” taşımıştı tam 8 kilometre boyunca. Bir dilim küflü ekmeği suya batırıp yemekten başka şansı olmayan anasının memesinden bir damla süt gelmediği için, iş kazası geçiren babası bir kutu mama alamadığı için bir bebek “huzur ve güven içinde” öldü geçen ay. Köylerindeki okullar kapandığından, devlet bir tek yurt bile açmadığından, bir tarikatın derme çatma ahşap yurdunda üzerlerine kilitlenen kapıların ardında “huzur ve güven içinde” can verdi kız çocukları...

Her birimizi aldığımız nefesten, boğazımızdan geçen lokmadan, başımızı koyduğumuz yastıktan, sürdürdüğümüz yaşamdan utandıran bu yaslı olayların her birinin üstüne başka nice yas tutulası olay eklendi. Her birinin yası, bir başka yasla unutuldu, unutturuldu.

Her bir insan evladının biricik yaşamının önemsizleştirildiği, o biricik yaşamların böyle hoyratça ellerinden alınmasının yasının bile tutulamadığı bir dünya halinde yaşıyoruz. Bu hal, hayatı yaşamaksızın hayatta kalma çabasını bir zorunluluk olarak çıkarıyor karşımıza.

Bize içten içe “öğretiliyor” kimin yaşamı önemli bu dünya halinde, kiminki değil. Kimin yası tutulabilir, kiminki tutulamaz. Kimin hayatları zaten “hayat değil”, kim zaten yaşıyorken öldü gitti sayılır...

Söyleyin, bunun adına “huzur ve güven ortamı” denir mi?

Birilerinin “huzur ve güven içinde” yaşadığı bu memlekette yarın başka kadınların, çocukların, bebeklerin yanarak, boğularak, donarak, aç kalarak, tecavüz edilerek, zorla evlendirilerek öleceğini, öldürüleceğini bilerek yaşamaya “yaşamak” diyebiliyor musunuz?

Hayatlarımız bize, bizim sürdürdüğümüz bir şey gibi değil, bizi sürükleyen bir şey gibi görünüyor nicedir.

Çocukları istismarcılarıyla evlendirmeye çalışan karanlık, çocukları karanlık bir tarikatın izbe yurdunda yanarak can veren yoksulların çaresizliği üstünde tepiniyor.

Çocuklar kilitli yangın merdiveni önünde birbirlerine sarılarak ölüyorlarken, mecliste “vekillere çift maaş” kıyağının onaylanması için eller havaya kalkıyor, çocukların yanmış bedenleri toprakla buluşmadan “uzlaşılmış Başkanlık” kutlamaları yapılıyor.

Benzer bir akıbetin çok uzağında olmayan binlerce çocuk, “başka çaremiz yoktu” diyen ana babalarının uzağında tarikat yurtlarında “şimdilik ölmeden”, ama ölümü fıtrat bilmeye ayarlı eğitimlerin kucağına bırakılıyor.

Kadın ve çocukların hayatlarının bu kadar değersizleştirildiği, ölümlerinin bu kadar basitleştirildiği, geleceklerinin bu kadar ipotek altına alındığı bu karanlıkta yası bile tutulamayanların ardılları öfkeyi büyütüyor. “Kadınların öfkesi durdurulamıyor” sözü açığa çıkıyor kadınların ve çocukların hayatına dair alınan her bir garabet kararda, önergede, yasada, uygulamada...

Ama ne yazık ki vara vara en geri noktaya varmaya ramak kala dökülüyor eteklerimizden öfkemiz. Peki en hoyrat saldırılar karşısında fişeklenen bu öfke selinin, kalıcı bir değişime imkan vermesini nasıl sağlayacağız? Çaresizliğin değil, hayatı ellerimize almanın, hayatı yaşanabilir kılmanın gücüne nasıl kavuşacağız?

Cevabımız, hep birlikte yas tutabilmenin değil, neşeli bir geleceği kurabilmenin ferahlığını yaşayabileceğimiz zamanlara varabilmek için çok hayati bir yerde duruyor.

Biz, bu 25 Kasım’da hayatımızı değersizleştirenlere, geleceğimizi ipotek altına alanlara, kadınları yaşamlarının sürdürücüsü değil, sürükleyicisi haline getirenlere, bizi yası bile tutulmayacaklardan sayanlara karşı kadınların cevabını gördük. Biz, istismarı meşrulaştırma çabaları karşısında kadınların parti ayrımı tanımadan yek vücut cevap verişini gördük.

Kadınlar sessiz değil. Ama büyük bir gürültünün içinde birbirlerinin seslerini duyamıyorlar.

Dergimiz bu ay da birbirlerinin sesini duyması için buluşturuyor kadınları. Kadınların öfkelerinin, değersizleştirilmeye çalışılan yaşamlarını geri kazanmak için olduğunu, kadınların bunun için nasıl da büyük bir sabırla ve inatla biraraya gelmeye çalıştığını görüyoruz her bir yazıda. Bir fabrikanın makine gürültüleri arasında tartışılan “istismar yasası”nın kadın işçilere ne düşündürdüğünü de, kendi yaşamı şiddetin izlerini taşırken başka çocukların yaşamı elinden alınmasın diye sesini duyurmaya çalışanı da, kadınların yan yana gelip hayatlarını değiştirme olanağı buldukları kadın derneklerinin kapatılmasının bütün kadınlara yönelik bir tehdit olduğunu da bu sayıda okuyacaksınız.

Bu sayı, birikmiş yaslarımıza başka yaslar eklediğimiz, kayıplarımıza yeni kayıplar eklenen kötü bir yılın son sayısı.

Yeni yılda bu karanlığı dağıtacak olan çaresiz bırakılmış yoksulların yası değil, isyanı olacak. Hayatta kalma çabasının çaresizliğini değil, hayatı yaşamanın güzelliğini tadacağımız bir yıl olsun...

 

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Aralık 2016 00:42
www.evrensel.net