Devlet cenaze levazımatçısı mıdır?

Devlet cenaze levazımatçısı mıdır?

Av. Zehra Çiğdem ÖZCAN

Tarih kralların tarihidir. İmparatorların, büyük kumandanların, kısaca kazananların tarihidir. Başka bir tarih de istatistikten başka bir şey söylemez.  Demografi der, para der, coğrafi koşullar ya da insana dair olmayan herhangi bir şey. Ezilenlerin tarihi, eğer kazara bir zafer kazanmamışlarsa yazılmaz. Yazılmışsa bile ancak ilgilisi arayıp bulur; işi zordur, çünkü ezilenlerin tarihi, tarihçinin ilgisini pek fazla çekmez.
Tarih sadece, çoğu iktidar tarafından güdümlü ve her zaman kazananları anlatan tarihçinin işi değil, iktidarın her zaman canlı tuttuğu bir hafızadır da aynı zamanda. Ortaöğretim sonuna kadar kahramanlık hikayeleri dinlemiş bir toplumun hafızası canlı tutulmak zorundadır. Meydandaki bir heykelle, devlet adına halkı kıymaktan çekinmemiş paşalar ya da generallerin adlarıyla ya da iadeiitibar yapılan eski muktedirlerle. Enver Paşa uzunca zaman bir anti/kahraman iken -bazı tarih kitaplarında “romantik” diye dahi tanımlanır, ki bir devlet adamı için pek tercih edilir bir tanım olmasa gerek- sonunda devlete hizmeti teslim edilmiş ve naaşı İstanbul’un göbeğine “nakşedilmiştir”. Çünkü biliriz ki devlet hiçbir “iyiliği” unutmaz. Kim ne derse desin T.C. bugün T.C. ise bunda onun da payı vardır.
İktidar/devlet, dayanıklılığını ve gücünü artırmak için her bir sinir ucunun etkisini kendi belirlediği toplumsal hafızayı özenle korur. Bunu yaparken de bu hafızayı, değil silecek az da olsa silikleştirme ihtimali olan her tür ezilen direnişine dair olan yaşantıyı yok etmek için elinden geleni yapar. Ezilenlerin direnişinin verdiği kayıplarla ilgili her türlü anı devletin var etmek istediği hafızaya zehir gibi sızabilir çünkü. Müdahale edilmezse o kayıplar ezilenlerin hafızasını giderek güçlendirerek devletin dayattığı hafıza ile değiştirebilir belki de . İktidara/devlete direnenlerin, direnişin ölüleriyle, ölülerin yasıyla ve yasın hafızasıyla, direnişi diri tutmaları kuvvetle muhtemeldir.
Ölülerini gömme ya da yas tutma şeklinde tanımlanmış bir “hak” yoktur, olamaz da. Böyle bir insani halin yasa ile düzenlenmesine gerek de yoktur. Çünkü o kadar insani bir haldir ki hiçbir çatışmanın odağı ya da savaş alanı olamayacak kadar zararsızdır. Herkes ölüsünü gömebilir ve yasını tutabilir. Bu, toplumla devletin asgari müşterekinin en asgarilerindendir. Ama devlet denilen aygıt hasetlikle koruduğu ve tanımını kendisinin yaptığı hafızayı korumak için yasa ile belirlenmemiş olan en asgariyi, yasa ile düzenlenmesine bile gerek olmayacak kadar doğal olan bir hali yasaya dahil ederek  halkın, ezilenin direniş hafızasını yok etmeye çabalar. Direnenlerin ölüsünü aileye teslim etmez, morglarda çürütür mesela. Ceset ile cesedin yakınları arasındaki bağı koparır. Ölüyü diriden ayırır ve gözlerden uzak tutarak direnenlerin hafızasından silmeye çalışır.
Bütün bunları devlete ait meşru şiddet kavramından bağımsız okuyamayız elbette. Devlet, şiddet tekeli olarak kendi düzeninin elverdiği ölçüde, ya da şöyle diyelim, demokratik bir yönetimle otoriter bir yönetim arasındaki makas otoriterlik lehine açıldığı ölçüde şiddetin dozu da artacaktır. Üstelik bu şiddet sadece yaşayan yurttaşların kendi yaşamları üzerinde değil onların ölüleri üzerinden de vuku bulacaktır. Devlet, şiddetini, direnen yurttaşının kendi ya da yakınlarının yaşamlarını aşıp ölülerini de kapsayacak kadar genişletecektir. Ölmüş biri, devlet için artık sadece bir ölü değil, bir şiddet aracı haline gelmiştir. Şiddet hem yaşam hem de ölüm üzerinden, yaşayan ve direnenler için, yeniden üretilecektir.
Yukarıda yazılanlar aslında bir anlamda iyi bir ihtimal. Daha kötüsü de var. Özellikle Gezi direnişinden sonra iktidarın şüpheye yer bırakmayacak şekilde ve somut olarak dost/düşman ayrımı yaptığını farz edersek bu ayrım sonucunda, devletin direnen yurttaşına karşı bir hafıza stratejisinin ötesinde bütün gemileri yaktığı bir noktaya geldiğini de düşünebiliriz. Düşman hukuku bir yurttaş/iktidar “sözleşmesini” etkisiz kıldığına göre Truva’da Aşil’in Hektor’u öldürüp halka teşhir etmesi ile bir Kürt direnişçinin polis panzerinin arkasında sürüklenmesi ya da Timur’un Bayezit’e yaptığı arasında bir ayrım gözetmemize de gerek olmayacaktır. Bu durumda devlet/yurttaş ilişkisini elinin tersiyle itip direnişçi olsun olmasın, halkı düşmana dönüştüren bir iktidarın halkın ölüsüne saygı göstermesini, yas tutulmasına “izin vermesini” ya da hiçbir sonuç alamayacağı neredeyse aşikar olsa bile faillerin cezalandırılmasını istemesine ve hukuksal takibat yapabilmesine  katlanmak zorunda olmadığı da ortada. Kendi halkını düşman ilan eden bir iktidar -üstelik halihazırda dünyada bir savaş hukuku bile kalmamış ve savaşta bile uyulması gereken kurallar artık hiçbir iktidarın umurunda değilken-  düşmana karşı her yapılanın mübah olduğu zamanlara dönecek, ne cenazeyi teslim edecek ne de yas tutulmasına izin verecektir.
Adli Tıp Yönetmeliği, “Kimliği tespit edilmiş olmasına rağmen ailesi veya yakınları tarafından üç gün içinde teslim alınmayan cesetler de belediyeye veya mülki idare amirliğine gömülmek üzere teslim edilir” şekilde değiştirildi.
Bu değişiklik Kürdistan’da haftalardır süren sokağa çıkma yasağı devam ederken yapıldı.  Cesedini bulmak ya da almak için sokağa çıkamayan halk eli kolu bağlı öylece dururken.

www.evrensel.net