2016’DA İHTİYACIMIZ DAHA ÇOK UMUT, DAHA FAZLA CESARET

2016’DA İHTİYACIMIZ DAHA ÇOK UMUT, DAHA FAZLA CESARET

Çok geç olmadan dokunabileceğimiz herkese anlatmamız gerek: Çocukların göz kırpmadan öldürüldüğü bir yerde, kim takar bizim şikayetlerimizi, sızlanmalarımızı, konforumuzu, sıcak yuvamızı, az aşımızı, ağrısız başımızı! Bir canavarı alt etmek için canavar olmak gerekmez; en zayıf olduğu yerden yakalayarak alt edilebilir canavar. Bunun için ise o zayıf yere uzanmak gerekir. Sadece cesaret etmek gerekir! Bizim için en kıymetli olan, onun zayıf olduğu alandır.

Cevriye AYDIN

2016’ya kaygılar ve umutlarımızın iç içe geçtiği ve dengenin sürekli değiştiği bir ruh hali içinde giriyoruz. Çünkü  yanı başımızda, etrafımızda, bölgemizde olanlar, her iki duyguyu da sürekli ayakta tutuyor. PYD, IŞİD saldırılarını durduruyor, belli alanlardan temizliyor, umutlanıyoruz. Aynı IŞİD’in Gaziantep’te köle satışı ofisi açtığını okuyoruz, allak bullak oluyoruz. 2015 baharında metal işçileri, ertelenen grevlerinin üzerinden epeyce bir zaman sonra (dışarıdan bakınca sanki ani bir patlama gibi, gerçekte ise bir güven birikiminin aynı zamanda bir öfke birikiminin bir direnişe evrileceği kadar bir süre sonra) Renault’dan direnişe başlıyorlar ve bir anda orman yangını gibi ardı ardına önemli metal fabrikalarında direnişler yaygınlaşıyor; seviniyoruz. “Hava döndü, işçiden esiyor yel” sözleri adeta ete kemiğe bürünüyor!
Kaygılanıyoruz, çünkü artık yavaş yavaş değil, belirgin adımlarla Ortadoğu’da bir savaşın kaynama noktasına yükseldiğini hissediyoruz.
Ortadoğu’daki ve özel olarak Suriye’deki gelişmelere koşut bir seyir içinde 2015’in ilk yarısında Kürt sorununda “çözüm süreci” birden bire rafa kaldırıldığında, karar verenler dışında kimse, ne kadar kötüye giderse gitsin, işin bu boyutlara varacağını tahmin etmemiştir. Geldiğimiz aşamada her gün en az iki üç kişi güvenlik güçleri tarafından öldürülüyor. 20 Temmuz 2015 Suruç’ta, 10 Ekim 2015 Ankara’da olduğu gibi toplu kıyımlar yaşandı. Hala bu kıyımların arkasındaki güçler ortaya çıkarılmadı. Olanlara ses çıkaranların güvende olmadığı, ses çıkaramayanların da böyle giderse bir daha huzur bulamayacakları bir ülke durumunda Türkiye.

HALA ‘NORMAL’ MİYİZ?
2015’te olanlara şöyle rasgele bakmak bile, böyle bir olay akışı içinde halen ‘normal’ olup olmadığımız hususunda kendimizi yoklamamızı gerektiriyor:
*    2015’te 271 kadın öldürüldü, son 6 ayda kadınları öldürmekten ceza alanların yarısına  indirim uygulandı.
*   Varto’da 10 Ağustos’ta yaşamını yitiren HPG gerillası Kevser Eltürk’e (Ekim Wan) ait olduğu iddia edilen öldürülmüş, çıplak haldeki kadın fotoğrafı için adli tıpta teşhiste bulunan ağabeyi “Bu fotoğraf bizim olmasa da vahşettir” dedi.
*    Şırnak’ta öldürülen Yüzbaşı Ali Alkan’ın ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan, “Sırça saraylarda 30 tane korumayla gezip zırhlı arabalara binip de ‘şehit olmak istiyorum’ diye bir şey yok” dedi (Bakan Taner Yıldız birkaç gün önce, “Benim amacım Allah nasip ederse şehit olmaktır” demişti.)
*    Dünya Bankası veri tabanına göre Türkiye, kadınların işgücüne katılım oranında,  yüzde 28,1 ile 183 ülke arasında 169. sırada.
*   2014 yılı için her 100 iş cinayetinden üçü, çocuk işçileri buldu. Çocuk işçiler  güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağı.
*   Rus uçağının ‘hava sahamızı ihlal etti’ gerekçesiyle düşürülmesinin ardından ilk açıklama Rusya Savunma Bakanlığı’ndan geldi; ‘Uçağımız Türk hava sahasını ihlal etmedi, kanıtlayabiliriz.’
*    Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül, “MİT TIR’ları” soruşturması kapsamında tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi.
*    Çıkan çatışmanın ortasında kalan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi hayatını kaybetti.
*    Özgecan Aslan’dan sonra sadece bir kadın cinayetinde daha ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi.
*   Günay Özarslan Bağcılar’da, Dilek Doğan Küçükarmutlu’da, Dilan Kortak Sancaktepe’de, Şirin Öter ve Yeliz Erbay Gaziosmanpaşa’da infaz edildi...

Her bir olay başlı başına bir toplumun duygusal dengesini, adalet duygusunu, güvenlik duygusunu, geleceğe dair umutlarını sarsmaya yeter. Sarsılıyoruz. Ama bir şey var ki, bütün bu ‘makul’ değerlendirmeleri ve sınırları aşıyor; her türlü açıklamanın ötesinde bir yerde, öylece asılı duruyor.
25 Aralık 2015 tarihinde basında yer bulan CHP raporunda AKP döneminde 241 çocuğun öldürüldüğü açıklanıyor... ‘Savaş İstemiyoruz! Çocukları Öldürmenizi İstemiyoruz! Girişimi’ için Hümanist Büro tarafından hazırlanan bir başka rapor ise çatışmaların yaşandığı 4 ayda en az 44 çocuğun öldüğünü, en az 52 çocuğun yaralandığını yazıyor.

ÇOCUKLAR ÖLDÜRÜLÜYORSA...
Çocuklar öldürülüyorsa, artık sakınılacak daha değerli bir şeyden söz edilemez. Çocukların öldürülmesine dur demeyen bir toplum, geleceğini koruyamaz.
Bir soru bu, asılı duran: “Çocuklardan ne istediniz?”
Sorsak faillere, emir verenlere, alacağımız bir yanıt olduğunu düşünüyor musunuz?
Ben düşünmüyorum. Açık söyleyeyim, bizzat gerçekleştirmiş olmalarına karşın, hiçbir failin  hiçbir yetkili yöneticinin bunca insanlık trajedisi karşısında en ufak bir insani yaklaşım göstermeksizin, “...terörü kazıyacağız, kökünü kurutacağız... ”ın ötesine geçmeyen ezberden asla şaşmamaları, bu şuursuz şiddeti ancak halk olarak bizim durdurabileceğimizi gösteriyor!
Ne CHP, ne MHP parti olarak hiçbir kayda değer itirazda bulunmadılar. Onların üyeleri vicdansız mı? Hiç de değil. AKP’ye oy veren yüzde 49,5’un tümü vicdansız mı? Hiç de değil. Sadece, herkesin bildiği gibi, kör terörün kâh bilerek kâh aldanarak esiri olmuş durumdalar. AKP, dizginsiz şiddetin yarattığı korku ve kaos ortamında direksiyonu savaş hedefine kırdı ve kimse hızla giden bu savaş arabasını durdurmaya cesaret edemiyor.
Neden? Çünkü –şu parti, bu parti değil– bizzat halk olarak her türlü sınırı aşmış bir kötülüğe karşı hazırlıklı değildik. Hâlâ şaşırarak karşılıyoruz her olayı! Bundan beteri olamaz, derken artık beterin beterini takip edemez olduk. Sadece bu kadar pervasızca ve rahat rahat, gerine gerine, bir marifetten bahseder gibi övüne övüne insanlık dışı suçları işleyen başka bir örnek yok hafızamızda; Hitler’den başka! Kimse bu savaş arabasını durdurmak için elini tekerleğin altına sokmak istemiyor. Çünkü, gerçekten bu gidiş, gidiş değil! Tek tek insanların, tek tek irili ufaklı parti ve grupların gözle görülür bir şekilde gücünü aşan, bütün devlet gücünü ve olanaklarını hukuk tanımaksızın kullanan devasa bir şiddet makinesi var karşımızda.

YAŞAMIMIZI SAVUNUYORUZ
Bizler de gerçekten tek tek hepimizi aşan bu büyük, dizginsiz, göz açtırmayan gidişi; halk olmanın bize verdiği zulme ve savaşa karşı direnme hakkımızı kullanarak, el ele vererek, en yakınımızdaki ile birbirimize sahip çıkarak, birbirimizle dayanışarak ve beraber olduğumuzdaki o büyük ve cesaret verici gücü hissederek alt edebiliriz. Aksi takdirde tek tek gerçekten çok yalnızız, çok azız ve cesaretimizi kıran devasa bir şiddet dalgasının karşısındayız. Oysa elimizi uzattığımızda yanımızdakinin dostluğu, dayanışması, beraber baş edebileceğimize inanmamız, bizi güçlü kılıyor. Üstelik, insanlık suçu işleyenlere karşı, –onları durdurmazsak–  yakın gelecekte elimizden vahşice alınacak olan yaşamımızı savunuyoruz.
Çok geç olmadan dokunabileceğimiz herkese bunu anlatmamız gerek: Çocukların göz kırpmadan öldürüldüğü bir yerde, kim takar bizim şikayetlerimizi, sızlanmalarımızı, konforumuzu, sıcak yuvamızı, az aşımızı, ağrısız başımızı! Kim takar?

CANAVARI ALT ETMEK İÇİN CANAVAR OLMAK GEREKMEZ
IŞİD’in köle pazarına götürdüğü kadınlar “terörist” değildi! Örgütlü ve silahlı kadınlar değildi. Pek çoğu çocuk yaşta, evinde, işinde gücünde, yaşam gailesinde kadınlardı. Ama, savaşmak için yeterli bilinçleri, örgütlü birlikleri ve hazırlıkları olmadığı için gafil avlandılar. Örnekler gözümüzün önünde. Birbirlerine zincirlerle bağlanmış siyah çarşaflı, peçeli yüzlerce, binlerce kadın!
Bir canavarı alt etmek için canavar olmak gerekmez; en zayıf olduğu yerden yakalayarak alt edilebilir canavar. Bunun için ise o zayıf yere uzanmak gerekir. Sadece cesaret etmek gerekir! Bizim için en kıymetli olan, onun zayıf olduğu alandır.
Yeryüzünde hiçbir diktatör yoktur ki çocuk öldürmekle övünsün! Hiçbir katil de cinayet işlediğini böbürlenerek söylemez. Çoğu bunu bir savaş, haklı bir dava içinde rasyonalize ederek karşıtlarıyla ve o utançla baş eder.

SORMAK ZORUNDAYIZ: ÇOCUKLARDAN NE İSTEDİNİZ?
Biz “Çocuklardan ne istediniz?” diye sormak zorundayız. Sormaya devam etmemiz gerekir. Bu soru ayyuka çıkana kadar sormayı sürdürmemiz, bu soruyu o kadar çok çoğaltmamız gerekir ki, çocukları öldürenler, onlara o yetkiyi, o ‘hakkı’ verenler, “terörü kazıyacağız, kökünü kurutacağız...” gibi ezberlerle herkesi susturmaya çalışanlar, bir cevap vermek zorunda hissetsinler! Ama bilin ki, verecek bir cevap yoktur! Bir çocuk, Miray ya da Beytullah, Emin ya da Cemile, son dört ayda 44 çocuk, yaşam hakkını koruması gereken bir devletin güvenlik kuvvetleri tarafından neden öldürülür? Bu sorunun insanlıkça anlaşılabilir bir cevabı yoktur. Sadece döne döne, sora sora, söke söke alınacak bir cevap vardır. Biz o cevabı istemeliyiz, istiyoruz:
Söyleyin bize; babalara, kardeşlere, biz kadınlara ve biz annelere cevap verin: Çocukları neden öldürdünüz? Çocuklardan ne istediniz?


2015’TEN TARİHE NOTLAR
*    Aylan Kurdî adında 3 yaşındaki çocuğun kıyıya vurmuş bedeni, sığınmacıların ve çocukların savaş karşısındaki korumasızlığının sembolü olarak iz bıraktı. Bu görüntü karşısında, insan kalabilmiş herkes insanlığından utandı, savaşın vahşetini iliklerinde hissetti.
*    Türkiye’deki sayısı 708 bine ulaşmış olan okul çağındaki Suriyeli çocuklardan biri “Geleceğimi hayal etmeye çalıştığımda hiçbir şey göremiyorum” dedi. Bunu söylerken aslında farkında olmadan savaş girdabına sürüklenen bütün Ortadoğu’nun çocuklarının tercümanı oldu. Belki de savaş karşısında hazırlıksız ve örgütsüz kaldığı sürece, nereye savrulacağı belli olmayan bütün civar halkların geleceğini tanımladı.
*   Dünyada zorla yerinden edilmiş insan sayısının BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından açıklanan rapora göre 2014 yılında 59.5 milyon olduğunu ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki sayıdan 9,5 milyon daha fazla olduğunu hatırlamak, dünyanın geleceğine yön veren güçlerin halkları nasıl bir trajediye sürüklediğini görmek için bir karşılaştırma imkanı sunar belki.
*   Buna ek olarak, sokağa çıkma yasağı ilan edilen Cizre, Silopi, Silvan, Sur, Dargeçit, Nusaybin ilçelerinden yakın illere son birkaç ayda iki yüz bine ulaşan sayıda insanın göç etmiş olduğunu hatırlayalım.   
*   2003-14 döneminde 3,1 trilyon liralık merkezi yönetim bütçe harcamasının sadece yüzde 8’i Türkiye nüfusunun beşte birini oluşturan Doğu ve Güneydoğu bölgesine yapılmış. Bu harcamaların büyük bölümü de “savunma ve güvenlik” harcamaları olmuş. Rakamlar, bugüne dair gelişmeleri aydınlatıcı bir fon oluşturuyor.  

 

www.evrensel.net