Sınırları ihlal etmeden özgür olamayacağız

Sınırları ihlal etmeden özgür olamayacağız

AYÇA DAMGACI: GİTMEK FİLMİ İNSANLARIN BİRBİRLERİNİ ANLAMASINI, EMPATİ KURMAYI ANLATIYOR


14. Türkiye-Almanya Film Festvali’nde en iyi kadın oyuncu seçilen Ayça Damgacı, arayışının özgürlük için olduğunu söyledi. Bunun için sınırları ihlal etmek gerektiğini belirtti. Damgacı filme ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Bir Kürt gence olan aşkınız uğruna yollara düştünüz, ardından bu hikayenin filmi oldu; Gitmek. Filmin hikayesini artık herkes biliyor. Filme yaptığınız yolculuk sadece bir ülkeden bir başka ülkeye ve sadece aşk uğruna değil sanırım...
Filmin hikayesi çokça biliniyor sizde de çokça yazıldı çizildi ve bende üzerinde çok konuştum. Burada vurgulamayı isteyeceğim tek şey şu olurdu. Tırnak içerisinde söylüyorum; bir Türk kızının kendi sınırlarını ihlal etmeye, kırmaya yönelik yaptığı bir yolculuk.
Çünkü bizim sınırlarımız Türkiye sınırları ve bizim de erişebildiğimiz, erişebileceğimiz başka sınırlar da var. Bunları ihlal etmezsek ve etmeye çalışmazsak belki asla özgür olamayacağız. Benimkisi aslında bir özgürlük arayışıydı. Hem kadın olarak hem de kendi kimliğim olarak. Sana “öteki” denilen, yasak konulan insana kavuşma isteği aslında. Bu film bir “Türk kızının”; kendisine konulan sınırları parçalamak girişimidir, kendi kimliğini kendi sınırlarımızı parçalayabilirsek belki kendimizin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Çünkü kendin olman denen şey bir muamma bizim topraklarda bence.

Film özelikle aşıkların birbirlerine düşmanlaştırılmaya çalışılan iki halkın evlatları arasında geliştiği için çok tartışıldı.
Hani zıt anlamlı kelimeler var ya beyaz, siyah- uzun, kısa falan gibi birinin karşıtı ötekisi oluyor. Bu gün yaratılmak istenen bence bu. Şunu söylemek istiyorum; bir Türk kimliği varsa alternatifi bir Kürt kimliği olamaz, ya da tersi. Bütün bunlara karşı, yani her türlü milliyetçi görüşe karşı bir durma olduğunu düşünüyorum. Hem benim hayattaki tavrımda bu var. Hem de gördüğüm ve kurcalamak istediğim nokta bu. Bence her türlü bizi kısıtlayacak, ruhumuzu hapsedecek tanımlamalara karşı bir cevap vermemiz gerekiyor. Yani birbirini anlama, yeniden kaynaşma ve birbirimizle empati kurma arayışı içine girmemiz gerekiyor. Bence en çok da bunun filmi olduğunu düşünüyorum Gitmek’in. Empati denen şey yani kendini onun yerine koyma; “ben orda yaşasaydım ne yapardım” demek. Yani bunu sorabilseydi herkes kendine, bir Kürt genci için eğer ben İstanbul’da yaşayıp askere gönderilmek zorunda olan bir genç olsaydım ne yapardım, diye sorarsa herkes mesela… O yüzden total bir reddediş gerekiyor aslında. Hepimiz bugün diğer pozisyona karşı, yani ancak kendi hayatımıza karşı devrimci davranabilirsek devrimi gerçekleştirebiliriz diye düşünüyorum.
Ben kendi kendime soruyorum; “Ben Cizre’de yasayan bir kadın olsaydım ne yapardım” diye!
Ve çok az cevap bulabiliyorum yapabileceklerim konusunda.

Gitmek her ne kadar “sıra dışı” bir konu işlese de aslında sıradan insanların hikayesi, değil mi?
Evet çünkü bizim için sokakta gördüğümüz simitçi, boyacı, ayakkabıcı ya da yanımızdan geçen her hangi bir insana, bir roman yada sinema kahramanı diye bakmayız genelde. Ama onlar aynı zamanda bir kahramandır tabii ki. Kimse bana da roman kahramanı, film kahramanı diye bakmaz herhalde. Ama aslında herkes kendi hikayesinin baş kahramanıdır Biz aslında o anlatılmayan dünyanın karakterlerini anlatmaya çalıştık. Ben o anlatılmayan dünyanın bir parçasıysam onlar da oranın bir parçası ver hep oradan kesitler vermeye çalıştık.

Filmde aynı zamanda savaş karşıtlığı işleniyor savaşların devam ettiği bu günlerde ne söylemek istersiniz.
Ben savaşlarla bir şeylerin çözüleceğine inanmıyorum. Ben bunun bir politika olarak uygulanmasına da karşıyım. Benim için insan canı çok önemli, kutsal. Buna kasteden herkesi kınıyorum. İnsan hayatı bir takım rakamlara indirgenemez. Bu gün Irak’ta 1.5 milyon insan öldü. Bu korkunç bir rakam. Nasıl böyle bir şey olabilir; petrol için, stratejik hakimiyet için bir ülkeyi işgal etmek. Hayatım boyunca her türlü askeri işgale karşı olacağım.

En iyi kadın oyuncu ödülünü 8 Mart’ta aldınız. Gitmek bir kadın hikayesi de aynı zamanda…
Emekçi kadınlar günü vesilesiyle sunu söylemek isterim: En azından kendi ayakları üzerinde durabilen ve kendi hikayesini anlatmak isteyen bütün kadınları daha cesur olmaya ve birleşmeye davet ediyorum. Ne kadar çok birleşir ve dayanışabilirsek o kadar çok kendimizi anlayabileceğiz ve yaptıklarımızla gurur duyacağız. Yaşadığımız baskı ve sıkıntıdan kurtulma fırsatı bulacağız. Törende de açıkladığım gibi bu ödülü, şehirde, kırda, sokakta ve köyde eşitlik ve özgürlük arayışındaki tüm kadınlar için aldım.

Ayça Damgası ilk filminde böylesine bir başarıdan sonra neler yapmayı düşünüyor?
Bir kere hani bir noktadan kesildi mi insanın eti, kan akmaya başladı mı iyi oluyor. Ama kendimizi neşterlemezsek yaptığımız hiç bir şeyin gerçek bir değeri yok diye düşünüyorum, o yüzden cesur olmak istiyorum ama kendimi deşen hayatı ve insanı anlamaya çalışan projeler olacak her zaman ve bir şekilde direnen karşı duran. Bu benim hayatımı anlamlı kılıyor çünkü ve çok mutlu ediyor. Herkes bunu yapmak zorunda değil ama bana çok mutluluk veriyor bunu yapmak. Bir kere bir başlangıç oldu bu filmde beraber umut ediyorum ki devam edecek
Daha çok kadınlarla ilgili projeler düşünüyorum. Kadının kadına uyguladığı şiddetten (en azından bizim ülkemiz açısından) daha kötüsü yok.

Sınıfsal konumları açısından mı söylemek istiyorsunuz?
Evet, örneğin; politikacıların cinsiyeti olmaz ama Türkiye’deki en korkunç silahlı çatışmalar Tansu Çiller döneminde yaşandı. Gene İngiltere’de Thatcher dönemi en karanlık dönemdir. Aslında genelde kendini baskı altında hisseden ve bunu ifade etmek için yanıp tutuşan herkese benim seslenişim ama nedense kadınların yaptığı şeyler bana daha zevk veriyor, çelişkiyle, duruşuyla yaşamıyla! Dün burada bir belgesel izledim. “öteki ben” belgesel dalda birincilik aldı. Bu gün yönetmeni de burada. Çok güzeldi, o kadar güzeldi ki öyle, etkilendim ki farklı sınıflardan farklı rollerden farklı yaşlardan bir sürü kadın kendi umutlarını, kırıklıklarını aşk hikayelerini beklentilerini anlatıyorlar. Filmi yapan da kadın, kahramanları da Türküyle Kürdüyle Türkiye’den gelen kadınlar. Demek, istenildiğinde başaramayacağımız şey yok.

Bu festivalden en iyi kadın oyuncu seçilerek dönüyorsunuz? Festivali nasıl buldunuz ve ödülden mutlu musunuz?
Bu festivalde Almanya, Türkiye seyircisinin kaynaşmasını çok iyi buldum. Düzenleyiciler de çok samimi ve sıcak. Bu arada birçok sanatçı ve yönetmenle tanışma fırsatı buldum. Ödüle gelince; ödüller güzel, takdir edilmeyi kim sevmez ki! Ama daha çok üretmeye yönelik bakmak lazım her şeye. Ne oldum diye düşünmemek lazım.

Şımarmaktan mı korkuyorsunuz?
Biraz şımartılmak iyidir. Her insanın ihtiyacı vardır ama galiba ben yeterince şımartıldım. Ödül bir şeyin sonu değildir. Bence başlangıçtır. Tabii ki tanınmak önemli bir şeydir, -bunu meşhur olmak anlamında söylemiyorum- görülmek, emeğinin görülmesidir, onun verdiği cesaret gibisi yoktur. Ama dediğim gibi yaratmak, yaratmak, yaratmak ve üretmek, üretmek, üretmek.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
İki şey söylemek istiyorum ilki yıllardır hayranı olduğum tiyatro ve sinema oyuncusu Josef Bierbichler “Mimar” filmindeki başrol oyunculuğuyla festivalin en iyi erkek oyuncusu, bense en iyi kadın oyuncusu seçildim, bu benim için büyük bir onurdu belirtmek isterim.
İkincisi: Evrensel okuyucuları yaptığımız işlere değer verirlerse (ki verdiklerini biliyorum) film çıktığında giderlerse, eşe dosta haber verirlerse, örgütlenme konusunda yardım ederlerse çok mutlu oluruz. Çünkü biz küçük bütçelerle, küçük çabalarla büyük işler yapmaya çalışıyoruz. Bu çabalarımıza destek vererek bizi yüreklendirsinler istiyorum. Evrensel ve Hayat Televizyonu’nun bu güne kadarki destekleri için teşekkür ediyorum. (NÜRNBERG)
www.evrensel.net