Ankara’da sıkıyönetim ve savaş hali!

Ankara’da sıkıyönetim ve savaş hali!

1 ve 2 Nisan’da Ankara’da güvenlik güçlerinin TEKEL işçilerine karşı aldığı önlemler tam anlamıyla bir savaş ya da sıkıyönetimi andırıyordu.


1 ve 2 Nisan’da Ankara’da güvenlik güçlerinin TEKEL işçilerine karşı aldığı önlemler tam anlamıyla bir savaş ya da sıkıyönetimi andırıyordu. 1 Nisan sabahı saat 06’dan itibaren Kızılay’a yüzlerce otobüs ile güvenlik güçleri getirildi. Onlarca panzer ve su sıkmak için kullanılan polis araçları konuşlandırıldı. Sadece Türk-İş’e çıkan yollar değil aynı zamanda Sakarya Caddesi, Tuna Caddesi, Bayındır Sokak, Selanik Caddesi tümüyle, polis tarafından adeta işgal edilmişti. Gerekçe olarak da TEKEL işçilerinin Türk-İş binası önünde yapacağı basın açıklamasını engellemek ve işçilerin bir gece orada kalmalarını önlemek idi.
Bu olay birkaç açıdan değerlendirilebilir. Birincisi, valiliğin ve hükümetin TEKEL işçilerinin basın açıklamasını engellemesi ve bunu engellemek için işçilerin daha Ankara’ya girmeden saatlerce yollarda seyahatlerinin önlenmesi açık bir hukuk ihlalidir. Çünkü her yurttaşın istediği yere seyahat etme ve istediği yerde de basın açıklaması hakkı en demokratik hakkıdır. Üstelik işçilerin basın açıklaması yapacağı yer herhangi bir yer değil kendi sendikaları olan Türk-İş sendikasının önü olması daha da anlamlıdır. Yani işçiler herhangi bir sokakta açıklama yapmayıp kendi sendikalarının içi veya önünde açıklama yapacaklardır. Bu haliyle güvenlik güçleri ve onlara o yetkiyi verenler hukukun dışına çıkmış ve olayı bir öç almaya dönüştürmüşlerdir. Yani 78 gün işçilerin Türk-İş önünde oturmaları ve hükümete karşı kamuoyu yaratmalarının öcü alınmak istenmiştir.
İkincisi, işçilerin basın açıklamasını engelleyeceğim, Türk-İş önüne işçileri sokmayacağım diye o civarda çalışan, okuyan gezmek isteyen binlerce-on binlerce yurttaşın işine, okuluna-dershanesine gitmesini engellemekten güvenlik güçleri suç işlemişlerdir. İşyerlerinin sahipleri ve çalışanları dahi kendi işyerlerine girmeleri engellendi. İnsanlar güvenlik güçleriyle kavga noktasına kadar varan tartışmalar sonunda işyerine gidebildi ya da şu sokaktan değil bu sokaktan gideceksin diye insanlar beş metre ilerideki işyerine gitmek için birkaç sokak gezdirilip, kimliklerine bakılarak bazılarının üzeri aranarak, sözlü tacizlere uğrayarak gitmek zorunda bırakıldılar. Bazı dershaneler, öğrencileri gelip gidemediği içi öğleden sonra tatil etmek zorunda kaldılar. Sınava bir hafta kalmışken, bu yapılan eğitim-öğretim özgürlüğünü engellemek değildir de nedir. Bütün veliler, Sakarya esnafı, çalışanları o bölgede gezmek, yemek yemek, bir kafede dinlenmek isteyen bütün yurttaşlar mağdur edilmişlerdir. Mağdur olan herkesin dava açma ve bu hukuksuzluğa dur demesi gerekir.
Üçüncü olarak, hükümetin ‘demokratikleşme’ adı altında anayasa değişikliklerinin gündemde olduğu ve bunu da 12 Eylül hukukunu ortadan kaldırma adı altında yaptığı bir dönemde, 12 Eylül’ün sıkıyönetimini ve savaş dönemini andıran bir yaklaşım sergilemesi bu yapılmak istenen değişikliklerle aslında böyle bir amacın taşınmadığı ortadadır. Siz bir yandan anayasada dayanışma grevi yapılabileceğine yönelik düzenleme yapıyor görüneceksiniz, diğer yandan da TEKEL işçilerini desteklemeye gidenleri “marjinal gruplar, provokatörler” olarak ilan edeceksiniz. Bu nasıl bir çelişkidir. Dün ve daha önce 78 gün boyunca TEKEL işçilerini AKP gibi “marjinal olmayan” bir partinin desteklemediği bir gerçektir. TEKEL işçilerini yine işçiler, memurlar, öğrenciler, ev kadınları, emekliler vb gibi TEKEL işçileriyle çıkarları aynı olan ve aynı kaderi paylaşan “marjinal” olarak görülen nüfusun yüzde doksanı desteklemiştir. Hükümetin burada marjinallikten kastettiği herhalde daha önce de “ayak takımı” olarak görülen dar gelirliler, işçiler, emekçilerdir. Yani emeği ve alın teri ile çalışanlardır, sermaye sınıfının dışındakilerdir.
Dördüncü olarak da, 2 Nisan’da basın açıklamasından kısa bir süre sonra polisin TEKEL işçilerine ve desteğe gelenlere saldırıp bir çok kişiyi yaralaması, kahvehaneleri, barları işyerlerini basıp insanları gözaltına alması, işyerlerinin camlarını-çerçevelerini kırması, gaz bombası atarak eyleme katılan-katılmayan herkesi cezalandırması olsa olsa faşizmin olduğu bir ülkede olur. Bunu başka şekilde tarif etmek mümkün değildir. Basın açıklamasına katılmak ya da o gün Kızılay’da bulunmak bu zulüm ve bakı ile karşılaşmak için yeterli bir nedendir. İşçi, öğrenci, emekli, esnaf, “hepimiz TEKEL işçisiyiz” diye slogan atmıyor muydunuz. O zaman gaz bombasından da, coptan da hepiniz nasibinizi alın denilmektedir.
Hükümet, 1 ve 2 Nisan’da daha önce birçok olayda da ortaya koyduğu baskıcı ve faşizan tavrını sergilemiştir. Bu bir sürpriz değildir. İktidara geldiklerinin ilk birkaç yılında demokrat görünerek gerçek yüzünü gizleyen hükümetin gerçek yüzü ve neyi amaçladığı böyle somut olaylarda daha da görülmektedir. Aslında bu vb. olaylar kendisini demokrasi havarisi gibi gösterenlerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarmaktadır. Umarız onları öyle gören liberal çevreler ile Avrupalı dostları da bu gerçeği görürler. Yapılan hukuki düzenlemeler kadar, o hukuku uygulayıcıların da o hukuka uyması ve demokratik değerlere saygı göstermesi ve bu değerleri içselleştirmesi gerekmektedir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Mithat Sancar’ın araştırmasında da ortaya çıktığı gibi “Yurttaşların hakları ve özgürlükleri ile devletin çıkarları arasında bir tercih yapmak zorunda olursam, yasaları-masaları takmam devletin yanında olurum” diyen yargıçların olduğu, “devletin ve hatta hükümetin çıkarı söz konusu olursa sokakları herkese kapatırım, her türlü hak ve özgürlükleri kısıtlarım” diyen güvenlik anlayışının olduğu bir yerde hepimizin işi zor, tüm yurttaşların hakları ve özgürlükleri tehlikededir.
İSMAİL BOYRAZ İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı
www.evrensel.net