Sessizlik birçok hikayeye gebe

Sessizlik birçok hikayeye gebe

Filistin kökenli sinemacı Elya Süleyman (Elia Suleiman), geçen hafta İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak İstanbul’daydı.


Filistin kökenli sinemacı Elya Süleyman (Elia Suleiman), geçen hafta İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak İstanbul’daydı. Festivalde ona ayrılan bölümün başlığındaki gibi, “şair, vakanüvis ve isyancı” bir sinemacıyı ağırladık.
Süleyman, son filmi Geride Kalan’da, ailesinin 1948’de başlayan hikayesini aralıklarla bugüne kadar anlatıyor. Yönetmen, bir kez daha İsrail işgalinin hüzünlü yanını mizaha çevirebilmiş; işgalciyi komik duruma düşürüyor. Geride Kalan’dan yola çıkarak, sessizliğin hakim olduğu sinemasının özelliklerini ve Filistin’i, Süleyman’la konuştuk.

Bizde bir deyim vardır, “Sükut ikrardan gelir” diye. Elya Süleyman’ın filmlerdeki sessizliği nereden geliyor?
Söylediğiniz atasözü bence toplumsal gerçekçi bir söz. Benim sinema dilime de bağlanabilir. Ama benim filmlerimde sessizliğin aslında bir protesto olduğunu söyleyebilirim. Filmimde benim karakterimin sessizliği, filmlerdeki sessizlikle de birleşir. Sadece karakterim dilsiz değildir. Filme bir sükut hakimdir ve bunun ikrarla tabii ki bir ilgisi yoktur, daha çok tersi.
Bence sessizlik, birçok hikayeye gebe bir şey. Gerçek hayatta sessizlik, istikrarı bozan bir işlev de görebilir, doğrusallığı bozabilir. Çünkü sessizlik tehdit edici de olabilir, ebedi de olabilir. Bu yüzden sessizlik, otorite için tehlikeli bulunur; çünkü çok sayıda muhtemel tepkiyi içinde barındırır. Sessizlik, bir miktar pasifizm içerir, doğru; ama aynı zamanda gelecekteki bir eylemi de haber verebilir. Fırtınadan önceki sessizlik gibi, patlamadan önceki sessizlik, kıyametten önceki sessizlik gibi... Doğumdan ölüme kadar fiziksel ve manevi olarak sessizlik böyle bir tamamlayıcı olabilir.
Benim sessizliğim, doğrusal bir hikaye anlatma tarzından sapmanın yolu aynı zamanda. Filmlerde benim duruşumda bir şeffaflık var, insanlar benim içimden bakarak öte yanı da görebilirler. Bir ifade olmadığı için de, sayısız ihtimaller barındırır. Benim gördüğüm, sizin gördüğünüzdür; benim söylediğim, sizin söylediğinizdir. Bunun seyirciliği de demokratikleştirdiğini düşünüyorum. Ben paylaşmak istiyorum ama sadece bende olanı değil, herkeste olanı paylaşmak istiyorum.

Edward Said, Filistin sinemasının Filistin davasının dünyaya duyurulmasının bir aracı olduğunu söylerken, özellikle sizin sinemanızı örnek veriyor. Siz, sinema aracılığıyla Filistin’in durumunun nasıl yansıtıldığını düşünüyorsunuz?
Edward Said arkadaşımdı, bu konuda onun gibi düşünmüyorum, daha önce de yazmıştım. Benim sinemamın pek öyle bir işlevi olduğunu düşünmüyorum, bunu yapan yönetmenlerin de ne kadar başarılı olduğundan kuşkuluyum. Sinemada belli bir duyuyu, belli bir şakayı, belli bir arzu anını, bir gülüşü yakalarsınız, bunların bir davayla ilgisi olmaz. Görüp de ilginç bulduğum şeyleri defterime not alırım. Bir tablo yapmak çok katmanlı bir şeydir. O anlarda birçok şey olabilir. Sonrasında, dünyanın o an benimle paylaştığı şeyleri potansiyel olarak içeren aşkın bir unsur ortaya çıkar. Bu belli bir miktar inanç içerir, kuşku yoktur demiyorum ama inanç içerir. Birçok insanın benimle paylaştığı bu anı yakalarım.
Ben anı yakalamayı başarıyorsam, bu sadece Filistin davasını yüceltmek amacını taşımaz. Sinema yerelde kalırsa, kendi kendisini durdurur diye düşünüyorum. Ben, Filistin denen o yerin ve Filistinlilerin jeopolitik özelliğini kullanıyor olsam da, orada ilginç olan; Filistinlerin, başka diğer herkesin paylaştığı şeyi paylaşmaları, ancak işgal altında paylaşmalarıdır. Davayı yücelten bir şey varsa, o da insanlığın bakıp da oradaki insanların, kendi paylaştıkları şeyin aynısını paylaştığını görmesidir. Çünkü hepimizin annesi var, babası var; güldüğümüz anlar, arzularımız, zevklerimiz var.
Belki bir Filistin filmini izleyen Türkiyeli bir insanın özdeşleşmesi kolay oluyordur. Bunun bir kimlik değil, özdeşleşme sorunu olduğunu düşünüyorum. Filmlerim belli bir kıkırdama ya da melankoli anını yakalıyor olabilir ama bu dünyada melankolik insanların tek Filistin’den çıktığını sanmıyorum. Eminim İsveçli biri, benden çok daha melankolik olabiliyordur.
Filistin benim doğduğum ve bildiğim bir yer. Ve Filistin, adalet isteyen bir ülke. Siyasi adalet ve saygınlık isteyen bir ülke. Daha önce birçok halkın istediği şeyleri istiyor, Amerikan yerlilerinin mesela...
Filistinliler bir yandan da çok diasporada yaşayan bir halk. İşgal altında yaşayanlar var, kamplarda yaşayanlar var, Amerika’da yaşayanlar var, başka yerlerde yaşayan birçok Filistinli var ve onların deneyimleri, Filistin’in sınırından çıkınca bitmiyor. Her birinin kendi ülkesi var, kendi kimliği var. Aslında bence Filistinlileri bu kadar ilginç yapan yanlardan biri de bu. Sevelim sevmeyelim, isterse bize dayatılmış olsun ama Filistinlilik, dünyadaki bunca tecrübenin toplamından oluşan bir hal. Yahudi toplumunu bu kadar ilginç yapan özelliklerden biri de bu deneyimleri. Bize Yahudilerden bu miras kaldı galiba. Ne yazık ki, Yahudilerin kendilerinden aldığımız bir miras oldu.

Son filminiz Geride Kalan’da da, diğer filmlerinizde de, mektuplara çok yer veriyorsunuz. Benim yorumum, mektup bir yandan anlatıcı rolünü üstleniyor, bir yandan da farklı yurtlara bölünmüş Filistinlilerin birbiriyle iletişim kurmasının aracı. Neden bu kadar çok mektup görüyoruz filmlerde?
Geride Kalan’da hikaye anlatırken mektubu çok kullandım, doğru. Örneğin Bir Kayboluşun Güncesi’nde bilgisayar ekranını anlatım için kullanmıştım. Kutsal Direniş’te sarı yazılara yer vermiştim.
Bu sorunun yanıtı biraz karmaşık. Doğrusal anlatı ile özgür sinema arasındaki çelişkiyle ilgili bir mesele. Ben bu ikisinin arasında kaldım. Bir yandan kurmaca filmler yapıyorum ama pek bu alandaki yasaları izlemiyorum. Biraz herkesin yaptığını yapmak istemeyen isyankar bir çocuk gibiyim. Ben de bir anlatı çokluğu yaratmaya çalışıyorum. Sonuçta sistemin içinde mücadele ediyorum.
Senaryoyu yazarken böyle bir sorunla karşı karşıya kalıyorum. Çünkü asıl yapmak istediğim şey, bir tablo yapmak, bir koreografi yaratmak, eğer bir şeye indirgersek... Çerçevenin içinde ve dışındaki unsurların bir koreografiyle dans etmelerini ve bunu bir duyguyla yapmalarını istiyorum. İşte burada anlatı sorunu devreye giriyor. Şimdi ne oldu? Bu kim, o kim?
Bu yüzden benim senaryo yazarken yaptığım şey, 80-90 sahneden oluşan filme bir anlatı duygusu katmak, birbiriyle bağlantı kurmak. Bunun için de bazen duvara notlar yazıyorum, Geride Kalan’da da mektupları kullanıyorum. Çünkü daha yoğun bir anlatının ihtiyacını hissediyorum. Şimdi, Geride Kalan epik bir film, belki en az epik olan epik ama öyle. Benim yaşamadığım ama okuyup araştırma yapmak zorunda olduğum zaman dilimi için yani 1948 için daha anlatıya yakın bir yol izledim. Bu dönemde babamın başına neler geldiğini anlattım çünkü. Diğer filmlerime de benziyordu ama daha klasik bir yönteme de yakındım. Beni biraz kurtardı, gerçi çok da kurtarmadı, çünkü anlatı sorununu çözmedi.

Geride Kalan’da daha klasik, sizin deyiminizle daha “lineer” bir anlatım yolu izlediğinizi söyleyebiliriz o zaman. Neden öyle oldu, daha kolay izlenir olmak gibi bir kaygı mı vardı arkasında?
Evet, öyle bir yol izledim diyebiliriz, biraz indirgemeci olur ama doğru. Bu filmin tarihsel yanı öyle olmasını gerektirdi. Kaygı aslında daha çok, hikayenin kendisiyle ilgili. 1948’i filmin devamında kullandığım yolla, tablolar halinde anlatmak için büyük küstahlık olurdu. Çünkü ben 1948’i yaşamadım. Kameranın konumu da bu yüzden uzaktadır ve o kadar kendinden emin bir yol izlemez. Ben o dönemi, okuduklarımdan, duyduklarımdan, arşivlerde yaptığım araştırmalardan, durmaksızın hikayelerini dinlediğim babamdan öğrendim. Bir süre sonra da yaşamışım gibi hissetmeye başladım. Geleneksel tuzaklara da düşmek istemedim ve yine kendimce tablolar yarattım.

Filmlerinizde medyanın, televizyonun önemli ögeler olarak kullanıldığını görüyoruz. Bunun nedeni nedir?
Geride Kalan’da bir sahnede medyanın kullanılışını gururla anlatabilirim. Ceninli küçük çocuğun geldiği sahnede, televizyonda ikinci intifada görüntüleri vardı. Beytüllahim’in bombalanışı, Ramallah’ta bir patlama vardı. Bu belki hiç kimsenin görmediği sahnedeki görüntüyü, belki 50 saatlik görüntü içinden seçtim. Çünkü arka planda tarihin yer alıp da ön planda karmaşık ilişkileri göstermek, zaten yapmaya çalıştığım bir şey. Onun dışında medyayı çok sık kullanmamaya çalışıyorum aslında.
(İstanbul/EVRENSEL)

GERİDE KALAN, AİLESİNİN HİKAYESİNİ ANLATIYOR
Elya Süleyman ya da batıdan bize gelen adıyla Elia Suleiman, Nasıra doğumlu bir sinemacı. O doğduğunda İsrail toprakları içinde olan Nasıra’daki ailesi, “İsrailli Arap” olarak bilinen kesimden. İşte Süleyman’ın son filmi Geride Kalan’da anlattığı, bu Nasıralı ailenin 1948’den, yani işgalin başlangıcından bu yana yaşadıkları.
Geride Kalan, İstanbul Film Festivali’nde ilk kez Türkiyeli izleyiciyle buluştu. Ayrıca “şair, vakanüvis ve isyancı” başlıklı bölümde, önceki filmleri Suikastla Saygı Durmak, Bir Kayboluşun Güncesi, Kutsal Direniş gösterildi. Elya Süleyman, bir de sinema dersi vererek İstanbullu sinemaseverlere sinema anlayışını anlattı.
Süleyman, sinemaya ABD’de başlamış; şu anda Fransa’da yaşayan bir sinemacı. Bir yandan Filistin’in hikayesinden beslenirken, bir yandan da batı sinemasının ustalarının tedrisatından geçmiş. Süleyman, özellikle Cannes’da da ödül alan 2002 yapımı filmi Kutsal Direniş ile dünya çapında üne kavuştu. Son filmi Geride Kalan da Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı ve birçok festivalde ödül aldı.
Yönetmen, filmlerinde kendisi de Elya Süleyman karakterini canlandırıyor ve hiç konuşmuyor. Elya Süleyman’ın sineması, kendi ifadesiyle “tablolar” üzerine kurulu. Bunlar tamamen sessiz ya da diyalogsuz filmler değiller, ancak sessizliği de bir anlatım biçimi olarak kullanabilen bir yapıları var. İşgal altındaki Filistin’den hikayeleri kendine özgü bir anlatım kullanarak dünyaya duyurması, Elya Süleyman sinemasını tüm dünya için ilgi çekici kılan özelliklerin başında geliyor. John Berger’in Süleyman için dediği gibi: “Trajik olanı görebilen soytarıya ve tuzla buz olmuş parçaları kurtarma yeteneğiyle ozana ihtiyacımız var.”


SON FİLMDE CHAPLIN ESİNTİSİ VAR
Elya Süleyman sineması, sık sık Buster Keaton ve Jacques Tati filmlerine benzetiliyor. Ben, özellikle Geride Kalan’la birlikte, Charlie Chaplin’e daha bir akraba olduğunuzu düşünmeye başladım. Siz bu büyük sinema ustaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Buster Keaton ve Jacques Tati benzetmesinin ben de daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ama Charlie Chaplin’e neden benzettiğinizi de anlıyorum. Geride Kalan’dan önce de biraz benzerlik kurulabilir ama özellikle Geride Kalan’da bu tarafım iyice açığa çıktı. Çünkü mizah var, epik var ama sosyal gerçekçi bir dokunuş da var. Aynı Chaplin’deki gibi...
Çok iyi bir sinema izleyicisi değilim. Chaplin’i çok izlememiştim, şimdi izleyince daha çok seviyorum. Buster Keaton ve Tati’yi de tanımazdım. İlk filmimi çekerken sesçi arkadaşım bu yönetmenlerden bahsedince tanımıştım. Şimdi onun filmlerini izledim, onları seviyorum, kendimi ailesinden biri gibi hissediyorum ama artık daha çok yaşlandım.
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net