Artık yüzleşmenin zamanı geldi

Artık yüzleşmenin zamanı geldi

Cherien Dabis’e “Türkiye sinemasını biliyor musunuz?” deyince ilk aklına gelen isim Fatih Akın.


Cherien Dabis’e “Türkiye sinemasını biliyor musunuz?” deyince ilk aklına gelen isim Fatih Akın. Çünkü, Dabis’in kendisi de Filistin kökenli bir sinemacı olarak ABD’de doğup büyümüş ve birçok kültürlülük hikayesi anlatıyor. Bir de “Bütün pembe dizilerinizi biliyorum” diyor, Arap ülkelerinde gösterilen televizyon dizilerini kastederek.
Yönetmen Cherien Dabis, Filistin’den Amerika’ya göç etmek zorunda kalmış bir ailenin ABD’de doğmuş ilk üyesi. 1991’de Körfez Savaşı olduğunda 14 yaşındaymış ve o sırada yaşadıklarından başlayarak ailesinin öyküsünü sinemaya aktarmış. İlk uzun metrajlı filmi Amrika’da bu var; Filistin’den ABD’ye gelen bir anne ile oğlu.
İstanbul Film Festivali’nin “Büyüleyici İsyancılar” başlıklı Ortadoğu seçkisinin konuklarından biri de Amrika filmi ve yönetmeni Cherien Dabis’ti. Dabis’le iki ülkesi, Filistin ve ABD’yi ve sinemasını konuştuk.

Medyanın, televizyonun haberleri, özellikle Filistin’le, Irak’la ilgili haberleri veriş biçimine Amrika’da siz de değiniyorsunuz; başka Filistin filmlerinde de bu temayı görüyoruz. Bu neden önemli bir mesele?
Annem bizi Arap olduğumuzun bilinciyle ve gururuyla yetiştirdi. Evde Arapça konuşurduk. Dışarıda ise çok ayrımcılık yaşadık. İlk Körfez Savaşı çıktığında ben 14 yaşındaydım. Filmde olanların çoğu bizim başımıza geldi. Babam doktordu ve Arap bir doktor istemeyen birçok hastasını kaybetti. Her gün ölümle tehdit edilir olmuştuk. Gizli servis bizim liseye geldi, çünkü 17 yaşındaki ablamın başkanı öldürmekle tehdit ettiğini haber almışlardı.

Tehdit etmiş derken, birine mi söylemiş?
Tehdit etmiş, yani demiş ki, “Başkanı öldürmek istiyorum”. 17 yaşında bir kız bunu söylemiş, onlar da ciddiye alıp gizli servisi göndermişler. Başına bir şey gelecek diye korkmuştuk. Bütün bu deneyimleri yaşamış olmak, insanlar neden bize böyle davranıyor sorusunu getirdi. Bizim neden bir tehdit olduğumuzu düşünüyorlar?.. O zaman, haberlerdeki kalıpların ve etiketlerin Arapları nasıl gösterdiğini fark ettim. Olayın bir tarafını anlatıyorlardı, bütün unsurlarını söylemiyorlardı.
İşte o genç yaşta, insanların neden bize böyle davrandığını düşünürken anladım ki, aslında bölgede olup bitenleri bilmiyorlar bile. Ben birkaç kere Filistin’e gittim, orada kaldım, hiç işgal altında yaşamadım ama etkilerini biliyorum. Kontrol noktalarını gördüm ve kimsenin gerçekte olup bitenleri anlatmadığını gördüm. Ben bunu anlatmalıyım diye karar verdim.

Filistin davasını dünyaya anlatmada, Filistin sinemasının rolünü nasıl görüyorsunuz?
Evet, sinema değişim yaratmak için çok güçlü bir araç. Bizim hikayelerimizi anlatmıyorlar, onun yerine suçlu gibi gösteriyorlar. Sinema, insanlar bizim kim olduğumuzu öğrensin diye kültürel bir katkı yapabilir.

Açıkçası, bir Filistinli Amerikalının filminin Sundance’de prömiyer yaptığını, çeşitli ödüller aldığını duyunca, başta filme biraz kuşkuyla yaklaştım. Çünkü Amrika’nın işgali eleştiren bir tutumu olmayabilir diye düşündüm. Ama filmi izleyince haksızlık ettiğimi fark ettim. Sizce film ABD’de, izleyiciler, eleştirmenler tarafından nasıl olumlu karşılanabildi?
Galiba Filistinlileri günlük hayatları içinde sıradan insanlar olarak gösteren pek fazla film yok ve bence bu etkili oldu. Politikadan mümkün olduğunca sıyrılıp Filistinlilerin yaşadığı insani ikilemi göstermeye çalıştım. Bu, insanların olumlu tepki vermelerinde etkili oldu diye düşünüyorum.
Ayrıca, zamanlama da doğruydu. Filmin ABD’deki ilk gösterimi Obama’nın göreve başlamasından üç gün önceydi. Obama’nın başkan seçilmesi bile tek başına ABD’de bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Halkın ona oy vermesi, insanların hazır olduğu ve değişim isteğini gösteriyordu. Bush hükümetinin 8 yıl süren kara günlerinin ardından, ülkede bir şeyler değişiyordu. İnsanlar uyanıyordu, neler olduğunu görüyordu. Amrika’nın anlattıklarını merak etmeleri de buna dahil.
Örneğin geçen yıl İsrail’in Gazze’ye saldırısı sırasında, ilk kez ABD medyasının haberleri böyle verdiğini gördüm. 14 yaşımdan beri eleştirel bir şekilde Amerikan medyasını izliyorum. İlk kez, habercilik tarzının, çok az da olsa Filistinlilerin neler yaşadığını verdiğini gördüm. 60 Dakika programı, Batı Şeria’da yaşayan bir Filistinli olmak ne demektir diye bir bölüm yaptı, bu çok büyük bir olaydı. Yıllardır medyayı izleyip, Filistinlileri bu kadar kötü gösteren haberciliklerine bu kadar sinirlenen biri olarak, bunu önemsiyorum.
Bütün bunların sonucu olarak, insanların böyle bir öyküyü izlemek için hazır oldukları bir zaman geldi artık.

Peki film Ortadoğu’da, Filistin’de nasıl karşılandı?
İnanılmaz derecede olumluydu. Aslında Araplar için zor olabilecek bir konuydu, çünkü filmdeki başlıca ilişkilerden biri, Arap bir kadınla Amerikalı bir Yahudi arasında. Filistin’deki Filistinliler, Amerika’daki Filistinlilerin günlük hayatta Amerikalı Yahudilerle ne kadar çok ilişki içinde olduklarını pek bilmiyorlar. Onun için bu yeni bir şeydi. Bununla ilgili tartışma yapıldı, epey aydınlatıcıydı. Amerika’da bir Arap olmak ne demek, Yahudilerle ilişki kurmak zorunda kalmak ne demek...

Filmden bir cümle soracağım. Anne diyor ki, yarı İngilizce yarı Arapça; “Kulli mahal sucks”, “Her yer berbat” gibi bir anlamı var herhalde. Her yer berbatsa ne yapmak lazım?
Zor günler yaşayan 16 yaşında bir çocuğun cümlesi aslında, annesi de onu tekrar ediyor bir anlamda. Nereye gidersek gidelim bu sorunları yaşayacağız, demeye çalışıyor. Yapmamız gereken, kim olduğumuzu bilip, onunla gurur duyup, kimliğimizi koruyarak ayakta duracak gücü bulmak. Çıkarılacak ders bu. Çünkü nereye giderseniz gidin, bu sorunlardan kaçamazsınız, saklanamazsınız, onlara takılmayacak kadar güçlü olmanız gerekir.

Yine filmden bir cümle. çocuk diyor ki; “Kendi ülkemizde hapis gibiyiz”. Nasıl bir duygu, insanın kendi ülkesinde hapiste gibi hissetmesi?
Ben işgal altında büyümedim ama orada geçirdiğim zamanda yaşadıklarıma dayanarak söyleyebilirim. Korkunç bir duygu tabii. Filistinliler kıskaçta yaşıyorlar, çok az seçim şansları var. Birçoğu yapamayıp ülkeyi terk etti. Ama bu da çözüm değil. Kaldığınız zaman, kendinizden çok şey veriyorsunuz, doğru. Ama gittiğiniz zaman da kendinizden veriyorsunuz, ülkenizden ayrılıyorsunuz, kültürünüzden veriyorsunuz. Filistinlilerin bu vaziyetini vermeye çalıştım. İki durumda da çok şey kaybediyorsunuz.

Festivallerde İsrailli yönetmenlerle, sinemacılarla karşılaşıyorsunuzdur mutlaka. Hiç konuşuyor musunuz, onlar neler düşünüyor, neler yapıyor?
Çok genel bir fikrim yok. İsrail filmlerini az çok izlemeye çalışıyorum yine de. Geçen yıl Cannes’da Ajami’nin yönetmenleriyle tanıştım. Eran Riklis’le tanışıyorum, Limon Ağacı ve Suriyeli Gelin’in yönetmeni. Onun konuyla ilgili dikkate değer görüşleri var. Filistin sorununu gündeme getirmeye çalışan birçok yönetmen var. İsrailli seyirciye bunu sunuyorlar ve bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
(İstanbul/EVRENSEL)

FİLMLER MÜLTECİ KAMPLARINDA GÖSTERİLİYOR
Filistin’de film gösterimi yapmak kolay mı? Sinema var mı?
Kolay denemez tabii. İnsanlar kültürel etkinliklere çok açıklar. Benim bildiğim Batı Şeria’da iki sinema var, bir Ramallah’ta, bir Nablus’ta. İyi durumdalar. Ama film izlemek o kadar kolay değil. Bunun en basit nedeni, insanların özgürce istedikleri yere gidememesi. Ramallah’takiler gidiyor da, başka yerlerden oraya gelmek o kadar kolay değil.
Çok kültür etkinliği var, festival var, gezici festivaller var. Filmleri mülteci kamplarına götürüyorlar. Bu çok önemli bir etkinlik.


ABD’DE UMUT DA VAR, GÜÇLÜK DE

Bir Filistinli için Amerika Birleşik Devletleri nasıl bir vatan?
Çelişkilerle dolu bir yer. Bir yandan vaatkar, daha çok fırsat, daha çok güvenlik sunuyor. Ama bir yandan da ayrımcılıkla, engeller, zorluklar, yanlış anlamalarla, etiketlemelerle dolu. Bu belki herhangi bir yerdeki birçok göçmen için geçerli bir deneyimdir. Ama özellikle ABD, Ortadoğululara yönelik belli yanlış yargılarla dolu. ABD Ortadoğulular için hatta bütün Amerikan yurttaşları için böyle bir vatan, iki ucu keskin bir bıçak gibi. Umut da var, güçlükler de.

Peki Hristiyan ya da Müslüman bir Ortadoğulu olmak arasında fark var mı?
Bazı yerlerde çok fark ediyor, bazı yerde neredeyse hiç. Büyük şehirde, benim Arap kökenli olduğumu bilebilirler ama Müslüman olduğumu belli edecek bir şey giymiyorum. Küçük bir kasabada ise evde hangi dili konuştuğumuzu, anne babamın aksanını, nereli olduğumuzu, her şeyi bilirler. Ben Katolik okuluna gittim, kiliseye yılda bir falan giderdik, çok dindar değildik ama yine de beni Müslüman sanan çok oluyor. Ama eğer Müslümansanız ve bir de görüntünüzden bu anlaşılıyorsa; mesela başınızı örtüyorsanız, bu herhalde daha çok zorlaştırıyordur her şeyi.

Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net