Ege güneşinde Homeros vardı

Ege güneşinde Homeros vardı

Bu yazıyı okuduğunuzda, Ege coğrafyasındaki dinlencem bitmiş olacak. Bu süre içinde gerek üniversitedeki derslerimde, gerek eş-dost söyleşilerinde, gerek birkaç günlük kısa süreli gezilerimizde, hep Egeli hemşehrim Homeros’un gürül gürül akan çağrısını duydum. Gerçekten de bütün kardeş halkları; barışa, elbirliğiyle üretime ve kardeşçe bölüşüme çağıran bir çığlığın ta kendisiydi Homeros!


Bu yazıyı okuduğunuzda, Ege coğrafyasındaki dinlencem bitmiş olacak. Bu süre içinde gerek üniversitedeki derslerimde, gerek eş-dost söyleşilerinde, gerek birkaç günlük kısa süreli gezilerimizde, hep Egeli hemşehrim Homeros’un gürül gürül akan çağrısını duydum. Gerçekten de bütün kardeş halkları; barışa, elbirliğiyle üretime ve kardeşçe bölüşüme çağıran bir çığlığın ta kendisiydi Homeros!
İlyada destanında sözünü ettiği Troya savaşının dokuzuncu yılında, Yunanlıların komutanı yarı-tanrı Ahilleus ile sıradan insan Hektor teke tek vuruşacaklardı. Troya: Troyalı askerlerin tümü de surlardan içeri girip saklanmışlardı... Olimposlu tanrılar da bulutların üstünden inip Kazdağları’na konuşlanmışlardı: Hektor’la Ahilleus’un teke tek vuruşmalarını izliyorlardı...
GEL, HER ŞEYİ KARDEŞÇE BÖLÜŞELİM DESEM?..
Ahilleus, kılıcını sallaya sallaya Troya surlarına doğru son hızıyla koşmaya başladı... Öldürmeyi hedeflediği tek insan, can dostu Patroklos’u öldüren Troyalı komutan Hektor’du!
Artık, Tanrı Apollon’un da yardımıyla Ahilleus’tan kaçabilen askerler, surlardan içeri girmiş, yalnızca Hektor kalmıştı dışarıda! Olup bitenleri surların üstünden izleyen Kral Priyamos ve Kraliçe Hekabe de, bir an önce oğulları Hektor’un da surlardan içeri girmesi için ağlayıp dövünüyorlardı.... Hekabe, sonunda kendini tutamayıp üstündeki gömleğini parçalayıp attı surlardan aşağı; memelerini havaya kaldırdı elleriyle, “Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu memelere” diye haykırmaya başladı:
“Onları sana uzattığım günleri getir aklına!
Hani, unuturdun koynumda bütün dertlerini?..”
Ama bu yalvarılar Hektor’u etkilemiyor; elindeki kılıç-kalkanıyla üstüne doğru gelen Ahilleus’u süzüyordu gözleriyle... Oncasına Troyalı askeri kırıp geçiren, ovayı cesetlerle doldurup ırmakları kıpkızıl akıtan Ahilleus’a karşı büyük bir öfke içindeydi... “Yuh olsun bana surlardan içeri girersem!” diye kükredi birden; “sonuna dek direneceğim. Ya onu öldürür öyle girerim surlardan içeri, ya da onun kılıcıyla ölürüm!..”
Gitgide daha da yaklaşıyordu Ahilleus... Hem ona bakıyordu Hektor, hem de ta derinliklerinden gürleyip gürleyip gelen duygularıyla cebelleşiyordu:
“Yoksa kalkanımı-kılıcımı, tolgamı surların önüne bırakıp dosdoğru çıksam mı onun karşına? Madem bu savaşın nedeni Helena; öyleyse alın Helena’yı! Helena’nın getirdiği çeyizleri de alın ve savaşa son verelim desem, acaba beni dinler mi?”
Bunları hem düşünüyor, hem de kendi kendine yineliyordu. Ne var ki az sonra bu düşüncesini de yeterli bulmadı... “Biz nasıl olsa kardeş halklarız, gel Troya’da nemiz var nemiz yoksa her şeyimizi kardeşçe bölüşelim desem... Üstelik Troyalı ihtiyarlara ant içireceğim; hiçbir şeyi saklamayacaklar. Hem malı-mülkü, hem de hazinelerimizi ikiye bölecekler desem... Gel artık yıllardır süren bu savaşa son verelim desem, acaba beni dinler, bana saygı gösterir mi?”
Bu düşünce tam gönlüne uygun düşer gibi geldiğinde, bir başka kuşku girdi içine. “Böyle olduğum gibi silahsız gidersem, azgın Ahilleus bir kadın gibi hemen üstüme çullanıp öldürmez mi beni?.. En iyisi tez elden kozumuzu paylaşmak onunla! Bakalım Olimposlu Zeus kime bağışlar ünü?..”
BİR SU İÇİMLİK BARIŞ BİLE NE GÜZELDİ!
Ahilleus biraz daha yakınlaştı Hektor’a... Canhıraş bir öfke içinde, pırıl pırıl kılıcı, Tanrı Hefaystos’un dövdüğü kalkanı ve tunçtan tolgasıyla, ışıklar içinde süzülerekten geliyordu Hektor’un üstüne... Onun kendine çok daha yaklaştığını hissettiği anda birden eli ayağı dolaştı Hektor’un; içi dışı titremeye başladı... Sonra da hızla koşmaya başladı... Ahilleus da takıldı ardına haliyle! Onu yakalayacağından emin, naralar atıyordu durmadan.... Bir çaylağın ürkek bir kumruya saldırması gibiydi olup bitenler... Ürkek bir kumru gibi surları biraz uzaktan izleyerek koşuyordu Hektor. Çok geçmeden Küçük Menderes Nehri’nin iki kaynağının fışkırdığı yere ulaştı... İki pınar vardı orada. Bu pınarların birinden insanın ellerini donduran su akardı çocukluğunun o barış yıllarında!.. Ötekinden de hep buhar tüten sıcak su... Pınarların çevresinde büyük bir yunak vardı... Bir an oralara göz attı Hektor; hepsi yerli yerindeydi... Troya’nın genç, güzel kızları, rengarenk, en güzel giysilerini yıkamaya gelirlerdi oraya... Delikanlılar da sevgilileriyle buluşmaya gelirlerdi. Çocukluğunda bir prens olmasına karşın üst baş değiştirip gelirdi buralara sık sık... Halk çocuklarıyla yarenlik ederdi... Oyunlar oynarlar, arada o pınardan buz gibi sular içerler; bazen de birbirlerinin yüzlerine serperlerdi bu sudan... Çok susamıştı Hektor; bir avuç su içebilseydi, çocukluğunun bu barış çeşmesinden!.. Bir su içimlik barış süresi bile ne güzel şeydi! Ama arkasında çılgın gibi koşan Ahilleus vardı!..
Tekmil tanrılar da Olimpos’tan inmiş, Kazdağları’nın doruklarından Ahilleus’la Hektor’un çılgın koşularını izliyorlardı... Evrenin başı Zeus, elindeki altın terazisiyle; “Bakın karşıda neler görüyorum” diye söze başladı; “sevdiğim Hektor’u kovalıyor Ahilleus. Nerdeyse yakaladı yakalayacak! Doğrusu içim yanıyor Hektor için... Haydi tanrılar, konuşun, bir karar verin... Hektor’u kurtaracak mıyız ölümden, yoksa bütün yiğitliğiyle onu Ahilleus’un acımasız ellerine mi bırakacağız?”
Kimi tanrılar bir an düşünceye daldılar...
***
Homeros’un bu topraklara nakışladığı barış özlemi, bir gün bütün güzelliğiyle yeşerecek diye düşündüm hep bu tatilimde... Hem de tanrılara gerek kalmadan...
Yaşar Atan
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.