Ayla Kutlu’ya mektup

Ayla Kutlu’ya mektup

Sevgili Ayla Kutlu,Sana her gün bir mektup yazıyorum zihnimde, sonra düşündüklerimi kağıda geçiremeden yazmam gereken yeni olaylar geliyor gündeme, mektup eskiyor sanki. Ama televizyonda kadınların omuzlarında o tabutu gördüğümde birden özledim seni.Bu görüntüyü seninle paylaşmak gereğini duydum. Yalnızca

Sennur Sezer

Sana her gün bir mektup yazıyorum zihnimde, sonra düşündüklerimi kağıda geçiremeden yazmam gereken yeni olaylar geliyor gündeme, mektup eskiyor sanki. Ama televizyonda kadınların omuzlarında o tabutu gördüğümde birden özledim seni.

Bu görüntüyü seninle paylaşmak gereğini duydum. Yalnızca Mekruh Kadınlar Mezarlığı’nın yazarı olarak değil, kadınımızı hep görülmek istemeyen yüzüyle yansıtan bir yazar olarak.

Fotoğraftaki tabut dikkatini çekti kuşkusuz. Eski, kullanılmış, kırık dökük. (Belki de bir Hıristiyan ya da Musevi cenaze evinden hurdaya çıkmış). Tabutun elden düşme havası, zavallılığı, üstüne bir yemeni bile atılmamış oluşu içimi acıtmadı. Nedense bütün bunların da kurulu düzene bir başkaldırı olduğuna inandım. Her gün beş kadının öldürüldüğü bu topraklarda, bu cenazenin senin anlatmayı sevdiğin yerlerde yaşanması dikkatimi çekti. Kadınların nerede baş kaldıracakları belli değil.

Sevgili Ayla Kutlu,
Seni öncelikle 2011 Çukurova Ödülü için kutluyorum. Ödül gerekçesinin senin yazma serüvenini özetlediğine de inanıyorum: “Yazın yaşamı boyunca yazdığı yetişkinlere yönelik 13, çocuklara yönelik 20 kitabıyla özgün atmosferler yaratarak kadın ve çocuk sorunsalları üzerine eğildiği, eserlerinde ülkemizin her zaman duyarlı olan güney bölgesine ilişkin sosyolojik gelişmeleri irdeleyip aydınlatarak kültürümüze yaptığı katkıları dolayısıyla”. Kadın ve çocuk dünyasının en acıtıcı noktalarına dokundun bence. ‘Hapishane ve çocuk’tan, sevdiği hapiste olanın duygularına örnek vermek gerektiğinde aklıma ilk sen geliyorsun. Öykülerinin sahicilik taşıyışıyla, anlatıcı olarak canının yanışının öyküde duygusallaşmadan, sakızlanmadan yer alışıyla... “Siyasal boyutları dışında, insana yönelik biçimde hemen hemen anlatılmamış” olayları seçip anlatmanla. “Yaşanan an’ın algılanamayan sarmalından,/Dişiliğin yaşamı sürgit coşturan yaratıcılığından,/Erilliğin hem hoyrat hem incinir gücünden,/Gerçeğin masallaşmış kalıntılarından,” oluşan “Zehir Zıkkım”lığıyla:
“Mutluluğu hiç tatmamış bir kadındı. O yüzden olmalı, başkalarına bir şey vermesi gerektiğini unutmuş (...)
Hayat karşısında eğilmeyi öğrenemediği için gençliğinde kırılmış. Sonraları da öğrenememiş, yine kırılmış; sonra yine. Düz durması özünün kırıklar içinde oluşunu saklayan bir maskeydi yalnızca. Eskimiş, yıpranmış, rengi solmuş zavallı bir maske. Maskeyi sıyıramazdınız ya, sıyırsanız da altı zehir acılığı verirdi.”

Sevgili Ayla,

Kadınlarımızı anlatırken “Bir mazlumun şahsında sayısız kadının trajedisini canlandırdığını” biliyoruz . “Bu coğrafyanın, bu tarihsel geçmişin, bu toplumun gerçeklerinin birikimleriyle kadınlara ayna tutmaya çalıştığını”
da. Ne yazık coğrafyamız, edebiyatımızdan daha bereketli. 12 yaşında bir çocuğu yıllarca bir elden ötekine geçirirken, bunu yargı önünde meşrulaştırırken edebiyat acılarımızı tuz basarak iyileştiriyor. Piç öykündeki sağır ve dilsiz Zühre’yi anımsamamak olası mı?

Öykülerin bazen bozkırdaki yeşillik seraplarına inat bir “cadı ağacı” gibi çarpıyor gerçeği yüzümüze. Kadınımızın gerçek kimliğini gösteriyor. Kırıla kırıla çelik bir çekirdek kalmış kadınlar, tek kişi olarak cadde ortasında bir grevi sırtlayan kadınlar, öldürülen hemcinslerine sahip çıkanlar ve gazeteci kimlikleriyle, eylemci kimlikleriyle hapishanelerdekiler… Bütün bu sahici kadınların öykülerine yansıyan gölgelerinin 8 Martını gecikerek kutlamak için seni kucaklıyorum Ayla.

www.evrensel.net