İstanbullular fişleniyor

İstanbullular fişleniyor

Anayasa Hukuku Profesörü ve Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı İbrahim Kaboğlu, uygulamanın "insan hakları açısından kabul edilemez" olduğunu söyledi.

İstanbul'da yapılacak NATO zirvesi öncesi başlatılan polisiye çalışmalar, yaygın bir fişleme faliyetine dönüştü. 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde İstanbul'da yapılması planlanan NATO zirvesi öncesi, güvenlik gerekçesiyle 'kırmızı alarm' veren Emniyet Müdürlüğü, vatandaşları tek tek fişlemeye başladı. Emniyet, NATO zirvesine katılacakların konaklayacağı otellerin bulunduğu semtlerdeki muhtarlardan, hangi konutta kimlerin oturduğunu ve oturanların ayrıntılı kimlik bilgilerini istiyor. Kimlik bilgileri emniyete teslim edilenler arasında Beşiktaş Barbaros Caddesi'nde oturan gazeteciler Perihan Mağden, Rıdvan Akar ve eşi Hülya Akar da bulunuyor. Beşiktaş civarındaki bütün muhtarlara yazı gönderen Emniyet yetkililerinin istediği bilgiler muhtarlar tarafından, 'Konutta Kalanlara Ait Kimlik Bildirme Belgesi (FORM-5)' doldurularak emniyete teslim ediliyor. FORM-5 belgesinde, kimin hangi sokakta, hangi dairede oturduğunun yanı sıra, şahsın ayrıntılı kimlik bilgilerinden daha önce hangi konutta oturduğuna kadar pek çok bilgi yer alıyor.

Baskıların artacağının işareti Vatandaşların fişlenmesi, zirveye üç ay kala yasal kurumlara baskın düzenlenerek, kurum çalışanlarının hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmasıyla estirilen NATO 'terörü'ne her gün yeni bir anti demokratik uygulamanın ekleneceği yorumlarına neden oldu. Hatırlanacağı üzere, üniversiteler dahil bütün bütün eğitim kurumlarında yaz tatili öne alınarak, 20 Haziran'da eğitime son verilmesi kararlaştırılmış, yine İçişleri Bakanlığı'ndan üniversitelere gönderilen bir yazıyla, 20 Haziran tarihinden sonra hiç bir etkinliğe izin verilmemesi, üniversite salonlarının kapatılması istenmişti. Yine geçtiğimiz aylarda, kamuoyunda "sosyetik fişleme" olarak yansıyan olayda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın emriyle fişleme yapıldığı ortaya çıkmıştı.


Kişilik haklarına aykırı Anayasa Hukuku Profesörü ve Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı İbrahim Kaboğlu: İnsan hakları açısından kabul edilebilir bir uygulama değil. Çünkü bu durum yurttaşları şüpheli birer kişilik olarak gösteriyor. Kişilere ilişkin nüfus kayıtlarının ya da bunun dışındaki bilgilerin emniyet birimleri tarafından 'güvenlik gerekçesi ile istenmesi' kişilik hakları açısından, kişilerin endişeye kapılmama ve sorunlarla karşılaşmadan yaşama haklarına saldırı durumunu oluşturur. Bu durum kamu düzenine de aykırılık oluşturur. Çünkü kamu düzeni, günün 24 saatinde endişe duymadan yaşamını olağan biçimde sürdürmedir. Bunu öğrenen yani kimlik bilgilerinin alındığını öğrenen kişi bu durumunu yitirecektir. Ayrıca kişilerin kimlik bilgilerinin istenmesi fişlemeyi de çağırıştırıyor ve kişilik haklarına aykırıdır. Söz konusu uygulama Anayasa'nın öngördüğü eşitlik ilkesine de aykırılık teşkil eden bir durum oluşturur. Ve istenen bilginin derecesi yani kimlik bilgilerinin yanı sıra başka bilgilerin de istenmesi bu ihlalin boyutunu artırır. Öte yandan kişiler kendi özel yaşamına ilişkin bilgileri vermekten kaçınabilir ve bu Anayasa'nın güvencesi altındadır. Sonuç olarak güvenlik adına kişilerin huzurunu, dinginliğini bozma yetkisi ve hakkı bir hukuk devletinde başkalarına tanınmamıştır.


İlçe sakinleri tepkili Beşiktaş'ta, ilçe sakinleri fişleme olayını insan haklarına aykırı ve keyfi bularak eleştirdiler. Kazım Mucuk: Yaptıkları fişleme olayı anayasal bir suçtur. Yapılanın ne gerekçesi ne de mahkeme var. Uygulama keyfidir. Hidayet Yaylamış: İnsanların fişlenmesi kabul edilemez. Buna toplumun tepkisi kaçınılmaz olur. Fişlemeler insan haklarına aykırıdır. Uygulamaya bir an önce son verilmelidir. Ayla Aköz: İnsanların fişlenmesi çok saçmadır. Tamer Neydik (Esnaf): Olay insan haklarına aykırıdır. İnsanların fişlenmesi onur kırıcıdır. Ramazan Kılıç: İnsanların fişlenmesini doğru bulmuyorum.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Sıra meralara geldiElif Görgü Maden Yasası'nda yapılmak istenen değişiklikler için adım atılmaya başlandı. TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu tarafından kabul edilen Mera Kanun Tasarısı ile, meralarda maden ve petrol aranması için zorunlu koşullarda değişiklik yapılmak isteniyor. Yürürlükteki kanuna göre bir merada maden ya da petrol aranması için 'verimlilik şartı' aranıyor. Ancak yeni tasarı ile bu şart kaldırılmak isteniyor. İmar affı getirilerek meralardaki yapılaşmalar da teşvik ediliyor.

Madenciye mera kıyağı Mera Kanunu'nunda değişiklik öngören yasa tasarısı, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu'nda bazı eklemeler yapılarak kabul edildi. Gazetemize tasarıyı yorumlayan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık ise, tasarıda maden ve petrol aranması ile ilgili maddeye dikkat çekti. "Kanunun 14. maddesinin (a) bendinde yapılmak istenilen değişiklik önemli. Mera Kanunu'nda, arama sonunda 'verimliliği kesinlikle saptanan' maden ve petrol, ön işletme, işletme faaliyeti için zaruri olan meralar tahsis edilebiliyordu. Yeni tasarıda ise "verimliliği kesinlikle saptanan" ibaresi yerine "rezervi belirlenen maden ve petrol faaliyeti için zaruri olan" tabiri konmuş" diyen Atalık, şöyle devam etti: "Bunun anlamı şudur; artık hiçbir verimlilik saptaması yapılmaksızın, verimsiz olsa dahi, meralar üzerinde kolaylıkla maden ve petrol araması yapmak amacıyla mera tahribatı yaratılacaktır. Günümüzde 12 milyon hektara kadar küçülmüş meralarımız ve hayvancılığımız açısından bu konu büyük önem taşıyor. Anayasa'nın 45. maddesinin devlete, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme görevini verdiğinin altını çizen Atalık, bu maddenin Anayasa ile çeliştiğini söyledi.

Yapılaşmaya teşvik Tasarıda, 'mera olarak yararlanılamayacağı anlaşılan yerlerin, köy yerleşme planının onayı ile bu vasıflarını kendiliğinden kaybedeceği hükmü getirilerek meraların korunmasına da sınırlama getiriliyor.' Burada özellikle yasadışı olarak yapılaşmış meralar kastediliyor. Buna göre, 'Belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde kalan ve 1 Ocak 2003 tarihinden önce kesinleşen imar planları içerisinde yerleşim yeri olarak işgal edilerek mera olarak kullanımı teknik olarak mümkün olmayan yerlerin tahsis amacı değiştirilecek. Atalık, bunun imar aflarını çağrıştırdığını belirterek, "Bu ülkede bundan önce 16 kez imar affı çıkartıldığı halde 17. yine beklenmektedir. 2-B arazilerinin orman sınırları dışına çıkarılmaya çalışılması da devamlılık arzeder kötü bir alışkanlığa dönüşmüştür ve kanunlara uymamayı teşvik etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Mera alanlarında da bunlara benzer bir uygulamanın başlatılması, sadece mera tahribini artıracak ve nasıl olsa tarihi değiştirilerek devamlılık arzedeceği düşünülerek bundan alınacak cesaretle meralar üzerindeki konut ve fabrika sayıları artmaya başlayacaktır" dedi. Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Atalık, henüz ham vaziyette olan tasarının ilgili kurumların da görüşü alınarak meraların gerçek anlamda korunmasını sağlayacak şekle dönüşmesi gerektiğini vurguladı.


Meralar yok oluyor 4342 sayılı Mera Kanunu'na göre mera; "Hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için tahsis edilen veya kadimden beri bu amaçla kullanılan yeri" ifade ediyor. Türkiye'de hayvancılığıın geliştirilmesi, toprak muhafaza ve erozyonun kontrolü bakımlarından meraların önemi büyük. Hayvan varlığımızın 50 milyon ton olan kaba yem ihtiyacının yüzde 25-30'u çayır ve meralardan karşılanıyor. Bu, Doğu ve Güneydoğu'da yüzde 70'lere kadar ulaşıyor. 1935'lerde yaklaşık 40 milyon hektar alan kaplayan meralarımız, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı verilerine göre günümüzde 12 milyon hektara kadar gerilemiştir. Bu gerilemelerdeki faktörleri ise tıpkı ormanlık araziler gibi meraların da işlenerek tarlaya dönüştürülmesi ve daha da önemlisi yerleşim alanlarının ve sanayi alanlarının istilasına uğramalarıdır.


'Tahribatı caydırıcı önlem yok'

Ahmet Atalık ZMO İstanbul Şube Başkanı Kanun değişikliğinin gerekçelerinde, özetle, meralarda tahribatın önlenmesi ve bozulan alanların eski haline getirilmesi amaçlarıyla yetki ve sorumluluğun taşraya devredilerek, yerinden yönetim ilkesinin getirilmesinin amaçlandığı belirtiliyor. Ancak kum çakıl ocakları da İl Özel İdare müdürlüklerinin denetiminde ve izni ile çalışmaktadırlar ve tahrip edilen alanların tekrar eski haline getirilmesi konusunda hukuki düzenlemeler bulunmasına karşın bozulan hemen hemen tüm alanlar tahrip edildikleri halleriyle kaldılar. Sakarya'nın Merkez ilçesine bağlı Kumbaşı köyünün tüm arazileri Sakarya Nehri'nin alüviyal ovası olmasına karşın geri dönüşümü olmayacak şekilde tahrip edilmiş ve terk edilmiş haldedirler. Ayrıca tahsis süresi dolduktan sonra maden ve petrol arayanların kullandıkları mera, yaylak ve kışlakların 20 yıllık ot geliri tutarında bedel ödemeleri getiriliyor. Ancak verdikleri zarar o miktardan fazla olacaksa herkes seve seve meralarda bu işi yapmak ister. Ayrıca şartları yerine getirmezlerse tasarıda herhangi bir cezai yaptırım da yok.

www.evrensel.net