Örgütsüzlük yoksullaştırır

İdeolojilerin, tarihin sonunun geldiğinin ilan edildiği bir dönemde, çalışmanın da sonunun geldiğini ilan etmemek olmazdı. Çok gecikmeden, çalışmanın sonu da ilan edildi.

İdeolojilerin, tarihin sonunun geldiğinin ilan edildiği bir dönemde, çalışmanın da sonunun geldiğini ilan etmemek olmazdı. Çok gecikmeden, çalışmanın sonu da ilan edildi. Kuşkusuz bunu işçi sınıfının da önemini kaybettiği izlemeliydi. Öyle de oldu. Artık işçi sınıfı önemini yitirmiş, arkaik toplumun arkaik kesimini oluşturmaktaydı; tarihçilerin, antropologların üzerinde çalışması gereken bir konudan ibaretti. Ne var ki, ne ideolojilerin ve tarihin sonu gelmişti, ne de çalışmanın ve işçi sınıfının. Olan bir değişimdi. Dün olduğu gibi bugün de... İdeolojik mücadalenin sürdüğü alanlardan biri olarak karşımıza sınıf kavramı çıkmaktadır. "Sınıf" kavramı ne kadar muğlaklaştırılıp, belirsizleştirilirse, sınıf mücadalesi sorunu da o kadar akra plana itilip, önemsizleştirileceğinden önemlidir.

Sınıf kavramı belirsizleştiriliyor Çünkü sınıf kavramının tanımı belirsizleştirildikçe, kapitalist toplumun dinamiklerinin anlaşılmasındaki önemi de o derece azalacaktır. Kavram kadar, sınıfın kapsamının daraltılmaya çalışılması da bu ideolojik yaklaşımın bir parçasıdır. Sınıf kavramı muğlaklaştırıldıkça, sınıfın kapsamı daraltıldıkça üretim, dağıtım ve bölüşüm süreçlerinin arkasındaki gerçek de gizlenmiş olacak, artı değer, sömürü, üretim araçlarının mülkiyeti, antagonistik üretim ilişkileri de tartışma dışı bırakılacaktır. Çünkü, sınıf ilişkileri aynı zamanda bize bir üretim tarzında mülkiyet ve kontrol biçimlerini de göstermektedir. Sosyal diyaloğun, toplumsal uzlaşmanın hayata geçirilmesi için bu türden bir ideolojik yaklaşım kaçınılmazdır. Bu yaklaşım, emekçilerin toplum içindeki konumlarını fark etmelerini önlemeye yöneliktir. Oysa sınıf bilinci ve bu bilincin gereğini yerine getirmek için üretim sürecinde ve ilişkilerinde bulunan konumun fark edilmesi gerekmektedir... Son dönemlerde emek süreçlerinde değişim ile birlikte işçi sınıfında ciddi bir karakter aşınması gerçekleşmiştir. Gelecek kaygısı ve korkusu içinde güvenini kaybetmiş bir sınıf oluşturmak kapitalistlerin en önemli hedeflerinden biri olmuştur. Bunun en önemli aracı ise, çalışma sürelerinin belirsizleştirilmesi ve iş güvencesinin kaldırılması olmuştur. Her alanda egemenliğini kuran esneklik, aslında bizatihi sınıfın kimliğine yönelik bir saldırıdır... Günümüzde küreselleşme olarak adlandırılan yeni süreç, emeğin sömürüsünün yoğunlaştırıldığı ve işçi sınıfının etkisizleştirilmeye, kendisine olan güveninin kırılmaya çalışıldığı bir olgu olarak etkisini girdiği her alanda duyurmuştur.

Büyük bir korku yaratmak Küreselleşme sürecinin ideolojisini yapanların çok iyi bildikleri bir şey var: Toplumda sınıflar varsa, işçiler hareketlenmişse, işçiler kendisi için sınıf olma kimliğine kavuşmuşsa, daha yüksek ücret ve daha iyi yaşam istemeyi öğrenmişlerse artık siyasal iktisadı da biliyorlardır, taleplerini buna göre biçimlendiriyorlardır. O zaman bu bilinci ve bu bilincin kaynağı olan örgütleri yok etmek ya da en azından zayıflatarak dumura uğratmak gerekir. Bunun için bir terbiye edici büyük bir korku gerekir. Kapitalizmde işsizlikten, bir gelirden yoksun kalmaktan daha büyük korku olamaz. Esneklik, rekabet bu korkunun oluşturulduğu ve hayata geçirildiği önemli araçlar olmuştur. Esneklik, rekabet ve işsizlik önce sendikaları zayıflatmış, ardından sendikaya üye olmanın "sakıncalırını" göstermiştir. Çünkü ücretleri kontrol etmek için işçileri kontrol etmek gerekir, işçileri kontrol etmek için örgütleri olan sendikaları zayıflatıp, etkisizleştirmek gerekir, işçileri korkutmak gerekir. İşte sendikasızlaştırma ile yoksulluk bu nedenle paralel ilerler. Bir ülkede reel ücretler üzerinde önemli bir sürükleyicilik işlevi gören sendikaların güç kaybetmesi ile birlikte, reel ücretlerdeki düşüşün hem işçilere hem de toplumun geri kalan kesimlerine bir olumsuzluk olarak, bir yoksullaşma süreci olarak yansıdığı çok açık... İşsizliğin arttığı, enformel istihdamın yaygınlaştığı, değişik ücret düzeylerinin ve verimliliğin olduğu, emek piyasalarının yeniden yapılandırıldığı, sosyal güvenliğe ve sosyal harcamalara ayrılan payların azaltıldığı, sendikaların ılımlı ve uyumlu sosyal kontrol araçlarına dönüştürüldüğü, sendikasızlaştırmanın gerçekleştirildiği yerlerde yoksulluk da bu gelişmelerin düzeyine bağlı olarak hızlı ya da yavaş olarak artmaktadır...

İktidarın işçiler üzerindeki denetimi Gelir dağılımının sermaye lehine bozulabilmesi için emekçiler üzerinde bir tahakküm gerekmektedir. Bu tahakküm olmadan, kârların artırılması, ücretlerin düşürülmesi mümkün değildir. Sermayenin kârını artırmak, ücretleri düşük tutmak istemi, itkidar etkilerini giderek daha incelikli kanallarla emekçilere, onların bedenlerine, tavırlarına, tüm gündelik edimlerine varıncaya kadar dolaşıma sokmayı gerekli kılar. Bugün işsiz kalma kaygısı ile işini koruma isteği taşıyan emekçilerin, işverenlerin her isteğineboyun eğmesi iktidarın emekçilerin dünyasına incelikle egemen kılınmasından başka bir şey değildir... Sermaye, sadece yasalarla kendi hegemonyasını garanti altına alamayacağını bilir. Bunu bildiği için, iktidar etkilerinin tüm toplumsal gövdeye, gözeneklerine kadar sızmasını sağlayacak yeni bir araç olarak büyük bir korkuya ihtiyaç duyar: İşsizlik, açlık. Bunu sağladığı zaman emekçiler yalnızlaşırlar, yabancılaşırlar, dayanışmadan uzaklaşırlar, örgütlü mücadaleye yanaşmazlar. Artık sermayenin doğrudan sendikasızlaştırma çabasına gerek yoktur. Emekçiler bunu içselleştirdikleri için dışarıdan bir denetçiye de gerek yoktur. Oysa sermaye, 19. yüzyılda çalışan kadınlara fabrika disiplinini uygulatmak amacıyla özel olarak eğitilmiş rahibelerin denetimine ihtiyaç duymuştu. Bugün buna gerek yoktur, çünkü az sayıdaki denetçi rahibe yerine çok sayıda denetçi var, önce her işçi kendi kendisinin denetçisi konumuna getirildi, ardından her işçinin bir gözetmen olduğu duygusu yaratıldı. Bu süreç emekçiyi yoksullaştırır, gelir dağılımını sermaye lehine her seferinde yeniden bozar. Bu sürecin kırılması, iktidarın gözünün her yerde olmadığını göstermeye bağlıdır. Sermaye bir sınıf olarak çıkarları doğrultusunda büyük gözaltı duygusunu yaratmışsa, bunu yıkmak için de yine bir sınıf olarak karşı çıkmak gerekiyor. Tarih bu türden çıkışların her zaman mümkün olabileceğini gösteriyor... ("Küreselleşme Kıskacında Sendikacılık ve Gelir Dağılımı Üzerine Etkisi" başlıklı tebliğden özetlenmiştir.)


ÇARPICI VERİLER... üSendikasızlaştırma ile birlikte reel ücretler hızla düştü. Örneğin; 1980-1981 döneminde asgari ücret Venezüella'da yüzde 53, Peru'da yüzde 83, Fiji'de yüzde 38 düştü. üABD, son yirmi yılda verimliliği istikrarlı biçimde artarken, çoğunluğun (onda sekizin) gelirinin aynı kaldığı ya da düştüğü tek gelişmiş ülkedir. ü1948-1980 arasında sendikaların güçlü olduğu dönümde ABD'de kâr oranı yüzde 30.8'e düşmüştür. Sendikaların güç kaybettiği 1980-1989 arasında ise kâr oranları yüzde 8.3 artmıştır. üSon yıllarda gelişmiş ülkelerde sendikalar, ücretler üzerindeki olumlu işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Sendikalı işçi ile sendikasız işçi ücreti arasındaki fark yüzde 5 ile 10 arası gibi oldukça düşük bir oranda kalmıştır. üYoksulluk suç oranlarını da artırmıştır. 1990'lı yılların ortalarında her 193 Amerikalıdan biri hapishane ile tanıştı.

www.evrensel.net