İşkenceyi yenebilmek...

İşkenceyi yenebilmek...

12 Eylül'den bugüne, 12 Eylül faşist darbesini anlatan pek çok kitap yazıldı. 12 Eylül'de henüz dünyaya gelmemiş olanlar, ya da henüz çocuk olanlar için "12 Eylül'ü bu kitaplardan öğrendiler" demek ne kadar doğru olur acaba?

İşkenceyi yenebilmek...
Tahir Duran
Her yıldönümünde tekrarlanan bildik cümlelerden biriyle başlayarak bu yazı da: "12 Eylül'ün üzerinden tam on dokuz yıl geçti", Hatırlamak için sık kullanılan bir başka bildik cümle de şöyle: "12 Eylül'de dünyaya gelenler şimdi 19 yaşında. "
12 Eylül'den bugüne, 12 Eylül faşist darbesini anlatan pek çok kitap yazıldı. 12 Eylül'de henüz dünyaya gelmemiş olanlar, ya da henüz çocuk olanlar için "12 Eylül'ü bu kitaplardan öğrendiler" demek ne kadar doğru olur acaba?
12 Eylül'den bugüne geçen 19 yılda, 12 Eylül'ün sorgu odalarına, cezaevlerine taşıdıkları kadar onlar da nasibini aldı baskıdan işkenceden şiddetten, hukuk tanımaz yönetimin zorbalığından. Onlardı, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim öğretimin her aşamasında 'Türk-İslam Sentizi' adı verilen gerici eğitim sisteminde coğrafyanın, tarihin millisi ile uğraşmak zorunda bırakılanlar. Onlardı, yarış atına dönüştürüldükleri sınav sistemlerinde başarılı olmak için ders kitaplarını ellerinden bırakmayanlar. Onlar okulların bahçesinde, oyun parklarında, sokak başlarında tankların, hiç de dost bakışlı olmayan askerlerin niçin beklediğini kavramaya çalıştılar, küçüçük dünyalarında.
Ortaokul, lise yıllarında "öğrendiler" polis "amca'ların icraatlarını. Biraz daha büyüdüler, peşlerinde seyyar satıcıların dolaşmasına şaşırmamayı, karakolarda ise, "terör örgütü üyesi olmak"ın, "yardım yataklık suçu işlemek"in ne anlama geldiğini öğrendiler. Onların binlercesi bugün hâlâ cezaevi havalarında volta atarken, 12 Eylül'e ilişkin kitaplarda anlatılanların ne kadar tanıdık geldiğini görebiliyoruz. İşte bu tanıdıklıktandır ki, Evrensel Basım Yayın'dan çıkan Hüseyin Özlütaş'ın "Onca İşkenceden Sonra" adlı kitabında anlatılanlar, Hüseyin Özlütaş'a ait bir anı demeti olmaktan öte, 19 yıllık geçmişimizden bir kesit olarak karşımıza çıkıveriyor.
İşkence, anlık bir olay değildir, hiçbir zaman. Kişinin yaşamında oluşturduğu tahribatın sürdüğü süre boyunca tekrar tekrar yaşanan bir olaydır. Özlütaş "Felç" te, kendisine yapılan işkencelerde hangi yöntemlerin ne amaçla uygulandığını anlatmıştı. "Onca İşkenceden Sonra"da ise, Gayrettepe Merkezi'nde geçirdiği 90 günün sonrasında yaşadığı her günün nasıl bir "işkence" olduğunu anlatıyor.
İşkence ülkemizde sürekli tartışılagelen bir olaydır. Kendine muhalif olan ya da çıkarlarını tehdit eden kişi, kurum ve örgütlenmeleri "suçlu" ilan eden devletin en yetkili ağızları işkencenin "münferit olay" olduğunu söyleyerek işkenceceleri kollarken, Hüseyin Özlütaş, iş görme yeteneğini büyük oranda yitirmiş vücudu ile, karakollarda, cezaevlerinde her zaman en etkili cezalandırma yöntemi olan "işkence"nin sistamatik bir uygulama olduğuna tanıklık ediyor.
Özlütaş, "Onca İşkenceden Sonra"da kendisini susturmak, etkisizleştirmek isteyenlere inat sürdürdüğü yaşama mücadelesini nasıl başarıya ulaştırdığını anlatarak bir yanıyla da kendisi ile aynı durumda olanlara tecrübelerini anlatıyor.
Kitabın sonuna eklenen dört siyah yaprakta ise Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğüne dair fikir veren Özlütaş'ın hesap sormak için başlattığı hukuk mücadelesinin sonucunu özetleyen kakikatür ve haber kupürleri yer alıyor. Felç olmasına neden olan devletin ödemeye mahkûm edildiği tazminat miktarı mı, yoksa bu parayı ödemekten kaçınması mı, bu kupürlerin siyah sayfalara basılmasına neden olmuş acaba?
Özlütaş "Ben bir edebiyatçı değilim. Bu yüzden yazdığımın sanatsal bir metin olmadığını biliyorum" diyor son sözde. Yazdıklarını aktarmasının nedenini ise şöyle açıklıyor: "90 günlük işkencenin sorgudan onca eziyet ve acıdan sonra önümde iki yol vardı: Ya işkencecilere teslim olacak, etrafına bağırıp çağıran, kızan küsen bir tip olacaktım; ya da işkencecilere inat, tüm kurallarıyla hayatın içinde yer alacaktım. Ben ikincisini seçtim."
"Onca İşkenceden Sonra"da Özlütaş bir de çağrı da bulunuyor: "İşkence normalleşmesin. Ona karşı beynimizle, ellerimizle, kalemimizle, sözümüzle, her şeyimizle savaşalım."
Şeffaf karakollarımızda süren işkencenin son bulmasının demokrasi mücadelesinin önemli bir halkası olduğu bilinciyle yapılan bu çağrı, 12 Eylül'den günümüze insan hakları mücadelesinde aldığımız bir arpa boyu yola bakıldığında ayrı bir önem taşımıyor mu sizce?
www.evrensel.net