İsveç’in “Milli İradesi”
Pazartesi sabahı dünya basınını şöyle bir tararken beni ciddi bir gülme aldı… Gülmenin de ciddisi mi olur demeyin… belki de olur… Hatta belki de gülmenin kendisi ciddi bir iştir…
Sanki “Olimpos kahkahası” gibi bitimsiz bir gülme hali başıma gelen. Ara ara ama neredeyse bütün gün süren ve aklıma geldikçe de güleceğimi düşündüğüm ve belki de bu yüzden daha da güldüğüm bir gülme hali…
Gülmek insan doğasının en vahim zayıflığıdır diyor Hobbes, her düşünen kafa onu aşmaya çalışır. Nietzsche karşı çıkar ona ironik bir şekilde, tanrısal bir zayıflıktır öyleyse bu der… O emindir tanrıların da insanüstü ve yeni bir tarzda gülmeyi bildiklerinden, tüm ciddi şeylerin pahasına. Homeros, İlyada’da bunu söylemiyor mu zaten “Hephaistos’u sarayda bir aşağı bir yukarı koşar görünce, mutlu Tanrılar arasında sonsuz bir kahkahadır koptu…” Platon’a göre “Tanrıları kahkahalarla güler göstermek doğru değildir”. Gülmeyi kutsar oysa Nietzsche ve salık verir: “öğrenin gülmeyi”. Ben ekleyeyim Hephaistos’a gülmeyin ama…
Ciddi olmanın ötesinde gülmek biraz da otoriteyi sarsıcıdır. Bir şeyin kutsallığı büyük ölçüde onun karşısında ciddi kalınmasına bağlıdır. Bir krala gülebildiğinizde mesela otoritesinin büyüsü bozulacaktır. O yüzden otoriterler çok sevmez gülmeyi, ciddiyet onların havaya saldığı lanet bir virüs gibidir, hepimize bulaşır… Ama soytarıların kral rolüne soyunduğu Bakhtin’ci karnavallar ya da taklit, tiyatro, oyunlar halkların kadim kültürlerine yerleşmiş, diğer bir deyişle insanlığın immün sisteminde var olan, gülmeyi olanaklı kılan antivirallerdir.
Gülme bedenseldir sonra, bedeni hafifçe ya da şiddetle sarsar, yüzün biçimini değiştirir, nefesi keser, özdenetimi bozar. İnsan bir anlığına bedeninin denetimine girer. Aklın denetiminden uzaklaşır… Tabii bu arada denetimin aklından da uzaklaşır… İşte otoriterler bu yüzden de sevmez gülmeyi… Kahkaha istemsizdir mesela... İnsan “gülmeyeceğim” dediği hâlde gülebilir, hatta daha çok güler. Bu yüzden gülme, iradenin ve aklın bedene egemenliğinin geçici olarak çözülmesi anlamına gelir.
Benim gülme deneyimim daha çok Kant ya da Schopenhauer’un gülmeye dair tespitlerine yakın görünüyor. Ama Hobbes’unkinden açıkça çok uzak zira gülmem ani bir zafer duygusunun, geçmişimle ya da başkalarıyla yapmış olduğum bir kıyaslama sonucundaki üstünlüğümün verdiği bir edim olmanın çok dışında. Hatta belki de tam tersi… Kantta gülme beklentinin birden hiçliğe dönüşmesinden doğan duygu olarak tarif ediliyor. Son cümlesinde bütün hazırlığın önemsiz ya da saçma bir noktaya çıktığını gördüğümüz uzun bir hikâyeyi dinledikten sonra mesela böylesi bir gülme yaşanabilir. Schopenhauer da dünyada gülmenin, soyut kavramlarımız ile somut gerçeklik arasındaki uyuşmazlıktan doğduğunu söyler. Burada da Kant’a benzer bir uyumsuzluk söz konusudur. Sanıyorum benim gülmemdeki temel mesele de bir tür uyumsuzluk.
Artık neye güldüğüme gelmenin vakti geldi de geçiyor sanırım. Aslında emin değilim, sadece güldüğüm haberi yazıp gerisini okuyucuya mı bıraksam diye düşünmedim değil. Böylesinin çok daha şık olacağını biliyorum. Ama çok kapalı yazıyorsun diyor bazen dostlar, birkaç cümle de ekleyeceğim arkasına. Haber şöyle: “İsveç’teki genel seçimlerin ilk sonuçları, merkez sol muhalefet bloğunun çok az farkla zafer kazanacağına işaret ediyor; muhalefetin 175 sandalye kazanması beklenirken, hükümet ve aşırı sağcı müttefiki 174 sandalye alacak. Sosyal Demokratların lideri Magdalena Andersson'un başbakan olması muhtemel görünüyor.”
175 ve 174… Bak yine bir gülme geldi… Derde bak… Bir silkeleyin bakalım… Yok mudur aralarında akçeli işlere bulaşmışları ya da bir makam mevkiye parti değiştirecek olanları… Ne naif insanlar bu İsveçliler…
Pazartesi akşam itibariyle sandalye dağılımı 176’ya 173 olmuş… E biraz daha silkelerler olur biter…
Gülünüz efendim, gülmek ciddi bir iştir….
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et