Yeni devletçiliğin ticaret politikası
Neoliberal dönemde ticaret politikasının odağı, ticaretin serbestleştirilmesi idi. Bu ana paradigma içinde ticaret politikası gümrük vergilerinin ve kotaların sınırlanması, ya da dış ticaret açığı gibi teknik başlıklara sıkıştırıldı. Bugün bu paradigma değişiyor. Ticaret politikası bugün, devletlerin üretim kapasitesini kendi topraklarında yeniden kurmak, kritik teknolojilere erişimi denetlemek, tedarik zincirlerini yeniden yönlendirmek ve rakiplerin hareket alanını daraltmak için kullandıkları jeoekonomik bir araçlar bütünü haline geliyor.
Dünya Ticaret Örgütü ve IMF iktisatçılarının geliştirdiği ticaret politikası faaliyeti endeksi bu dönüşümü ölçülebilir hale getiriyor. Endeks, 197 ülke ve bölgedeki tarife, tarife dışı önlem ve sübvansiyon kayıtlarından hareketle aylık bir bileşik gösterge üretiyor. Mayıs 2026’ya kadar güncellenen seri, ticaret politikasındaki faaliyetin 2025’teki sıçramanın ardından 2026’nın ilk aylarında yeni bir zirveye ulaştığını gösteriyor. Ocak-mayıs 2026 ortalaması 2024 düzeyinin neredeyse iki katı, 2025 ortalamasının ise yaklaşık dörtte bir üzerinde.
Kaynak: TPA Index güncel veri seti, https://tpa-index.github.io/website/.
Krizler geçiyor, müdahale kalıyor
Grafikteki sıçramalar tesadüfi değil. ABD-Çin tarife gerilimi, kovid-19 salgını, Ukrayna savaşı ve 2025’te yeniden sertleşen ticaret çatışmaları, her defasında devletlerin ticarete daha kapsamlı biçimde müdahale etmesini meşrulaştırdı. Belirleyici nokta, bu krizlerin ardından eski serbest ticaret düzenine dönülmemesi. Grafikte işaret edilen her kriz sonrasında, geçici olduğu varsayılan müdahale araçları kalıcılaştı ve istisnalar sonraki müdahalelerin başlangıç noktası haline geldi.
Endeksin bileşenleri de aynı yönü işaret ediyor. Son dönemde yükselişi en çok ticareti sınırlayıcı önlemler sürüklüyor. Gümrük tarifesi artışları, ithalat yasakları ve miktar kısıtlamaları, ticareti sınırlama için kullanılan başlıca araçlardan. Buna daha tedrici fakat sürekli bir sübvansiyon artışı eşlik ediyor. Ticareti kolaylaştıran önlemler ise son yıllarda görece geride kalıyor. Bu nedenle burada köklü bir paradigma değişiminden söz edebiliriz. Yeni dönemde ticaret, sanayi, teknoloji ve güvenlik politikalarının tek bir “yeni devletçi” repertuvarda birleşmesine şahit oluyoruz.
Yeni devletçilik ve uluslararası hiyerarşi
Kamulaştırmaların geri dönüşünü tartışırken vurguladığım nokta buydu: Devletin ekonomiye yeniden girişi sadece düzenleme veya teşvik meselesi değildir. Stratejik şirketlerin kamu tarafından satın alınması, enerji ve altyapıda mülkiyetin yeniden düzenlenmesi, kamu alımlarının sanayi politikasına bağlanması, seçici sübvansiyonlar ve ihracat kontrolleri aynı dönüşümün farklı yüzleridir. Ticaret politikası da bu bağlamda yeni devletçiliğin dışa açık cephesini oluşturuyor.
Ancak devletin geri dönüşü kendiliğinden ilerici veya kalkınmacı bir içerik taşımaz. ABD, Çin ve Avrupa Birliği için bu araçlar, üretim, teknoloji ve finans üzerindeki hiyerarşik denetimi korumanın ve yeniden kurmanın araçlarıdır. Pazar büyüklüğü, mali kapasite, teknoloji üstünlüğü ve yaptırım gücü bu devletlere kuralları tanımlama imkânı verir. Daha bağımlı ekonomiler için ise aynı süreç, büyük güç rekabetinin maliyetlerine uyum sağlama ve küresel değer zincirlerindeki yerini koruma baskısı anlamına gelir.
Bu nedenle jeoekonomiyi, dış politika ile ekonominin basit bir kesişimi olarak değil, hiyerarşi yönetiminin bir biçimi olarak görmek gerekir. Ticaret yolları, kritik mineraller, çipler, enerji altyapısı, ödeme sistemleri ve yatırımlar üzerinden kurulan bağımlılıklar, günümüz emperyalizminin maddi zeminini oluşturuyor. Ticaret politikasındaki faaliyet yoğunlaşması, bu hiyerarşik yeniden yapılanmanın en görünür göstergelerinden biridir.
Türkiye’nin sorusu
Dünyada değişen bu paradigma değişiminin Türkiye’ye yansımaları neler olabilir? Türkiye’nin dünya ekonomisine eklemlenme biçimine bakıldığında, bu paradigma değişiminin Türkiye’deki birikim modeli krizine denk geldiği tespiti ile başlamalıyız. Düşük ücret, değerli kur ve dış finansmana dayalı ihracata dönük büyüme modeli, sübvansiyon ve teknoloji rekabetinin sertleştiği bir dünyada daha kırılgan hale geliyor. Bu model, ihracatçı sektörlerin kısa dönemli maliyet avantajını korusa bile, ülkeyi teknolojik kapasite, enerji bağımlılığı ve nitelikli istihdam bakımından daha güçlü bir konuma taşıyamaz.
Bu koşullarda sanayi politikası denildiğinde yalnızca teşvik paketlerini anlamamak gerekir. Teknolojik öğrenme, enerji dönüşümü, kamusal planlama, stratejik alanlarda denetim ve nitelikli istihdam arasında bağ kurulmadıkça, devlet müdahalesi mevcut bağımlı birikim modelini devlet eliyle sürdürmenin aracı olur. Bunun gelir bölüşümü maliyetinin yine ücretlilerin üzerine yıkılması da kaçınılmaz değildir.
Mevcut iktidar bloku, bu temel sorulara henüz bir yanıt üretebilmiş değil. Eğer bunu yapmaları durumunda otoriter konsolidasyonunun kapısı ardına kadar aralanacaktır. Muhalefet ile Yeni Partinin bu temel sorulara nasıl yanıtlar üreteceği, nasıl bir sınıfsal dengeye ve büyüme koalisyona yaslanacağı kritik önemde olacak.
Kısacası, yeni devletçiliğin ticaret cephesi belirginleşiyor. Tartışılması gereken, devletin geri dönüp dönmediği değil. Devletin hangi sınıfların çıkarları için, hangi üretim kapasitesiyle ve toplumsal maliyeti kimin üzerine yıkarak döndüğüdür.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et