17 Mayıs 2026 00:15

"Yeni Devletçilik" siyasi temsilcisini bekliyor

Hakkı Özdal, MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir’in açıklamalarını değerlendirdiği geçen haftaki yazısında, Özdemir’in Şimşek programına verdiği desteği öne çıkardı. Özdemir’in bu tip bir açıklama yapması mevcut konjonktürde giderek sıkışan ekonomi yönetimine verilen bir destek olarak görülebilir. MÜSİAD, bu tip açıklamaları geçmiş dönemde de olduğu gibi (örneğin Ağbal’ın TCMB başkanlığı döneminde) yaptığı gibi, daha yakın dönemde bizzat Özdemir’in faiz politikasını eleştiren açıklamaları da mevcut.

Dolayısıyla bana kalırsa MÜSİAD başkanının açıklamasındaki dikkat çekici olan husus faiz politikası konusundaki görüşlerinden ziyade, Özdal’ın yazısının sonunda değindiği ve Özdemir’in devlet ve piyasa ilişkilerine dair ifade ettiği görüşleri. Bu görüşler, esasında Türkiye’deki birikim modeli krizine nasıl yanıt verilmesi gerektiğine dair bir “çıkış stratejisi” sunuyor ve bu anlamda Şimşek programının eksiğini tamamlıyor.

Gelin bu tartışmaya daha yakından bakalım.

Piyasanın açmazları

MÜSİAD Başkanı’nın açıklamalarından iki uzun paragrafı aktarmakla başlayayım.

"Sermayesini servet yapmış bir sanayici kitlesinden bahsediyoruz. Bu yapıdaki sanayicimizin ucuz kredi beklentisine ben katılmıyorum. 2010’lu yılların başındaki o ucuz krediler, belki de Türkiye’yi orta gelir tuzağına sokan bakış açısının temelidir. Para bedavayken, mortgage krizi sonrası oluşan varlık balonu hadisesiyle birlikte dünyadaki tüm merkez bankalarının verdiği o ucuz krediler neticesinde bizim sanayicimiz, bizim tüccarımız çok ucuz maliyetlerle bu paraları borçlandı. Ve ne yapmak istediği noktasında gerek kendisinin fizibilite çalışmaları eksik, gerekse de döneminde devletin yönlendirmesi yeterli olmadığından ötürü herkes kendi kafasına veya inancına göre tesis kurdu. Bugün o tesislerin bir kısmının atıl olduğunu konuşuyoruz. Samimiyetle söylüyorum; gerçek anlamda bir yönlendirme olmadan, devlet eliyle bir mekanizma işletilmeden siz bugün sanayiciye istediği parayı verin, bundan 5-10 sene sonra bambaşka bir atıl kapasite sarmalından bahsederiz. Mesele paranın kemerini gevşetmek ya da birazcık ipini salmak değil; saldığınızda ne olacağının konusu daha önemli.”

Özdemir’in “atıl kapasite” sorunu olarak adlandırdığı süreç, esasında tipik bir piyasa açmazını yansıtıyor. Firmalar kendileri için en rasyonel (karlı) stratejiyi seçse de, bunun toplamdaki sonucu irrasyonel (atıl kapasite) oluyor. Zaten basit anlamda daha ana akım ekonomi yaklaşımlarında da zaman zaman tartışılan koordinasyon sorunu, tam da toplam yatırımların firmaların kendi bireysel kararlarına bırakılmaması gerektiğini anlatıyor.

Özdemir’in yukarıdaki vurgusu, aynı zamanda kalkınma iktisadının temel sorusuna da dönüş anlamına geliyor: Özel sektörün yatırımlarını, mülkiyet hakkına dokunmadan, nasıl toplumsal olarak yararlı sonuçlar üretecek alanlara yönlendirilebilir? Özdemir bu konuda piyasa mekanizmasının başarısız olacağından emin. Ve bu sorunun çözümü olarak devletin daha aktif rol almasını öneriyor. Tıpkı kalkınma literatüründe olduğu gibi.

“Bizce Sanayi ve Teknoloji Bakanımız teknoloji alanında yetkin ve güçlü. Bakanlığın bu noktada 'kesici' yetkilerle donatılması lazım. Sayın Bakanımıza bu yetkiler verilirse doğru bir adım olabilir. Birisi herhangi bir ürün üreteceğim dediğinde devlet ona 'Dur, burada kapasite doldu, seni şu grubun alt tedarikçisi yapalım' diyebilmeli. Devlet zoru olmadan bu tedarik zinciri kurgulanamaz. Serbest piyasa, her önüne gelenin kafasına göre iş yapabildiği bir düzen demek değildir."

Tıkanan model

Dikkat edilecek olursa konu hep aynı sorun etrafında dönüp duruyor. Türkiye kapitalizmi önümüzdeki dönemde nasıl şekillenecek? Zira 2001 model IMF programının da, 2021 model düşük faiz programının da, Türkiye kapitalizminin mevcut sorunlarına çözüm getirebilmesi söz konusu değil. Ve burada, henüz geniş toplum kesimlerinden, yani çalışanlardan bahsetmiyoruz. Konu farklı birikim stratejileri ve bunları dile getiren farklı sermaye fraksiyonları, siyasi partiler ya da teknokratlar söz konusu.

Konunun daha yakıcı hale gelmesi farklı verilerden izlenebilir ancak büyüme modeli tartışmaları açısından öne çıkan özelliklerden biri ihracatın niteliği. Aşağıdaki grafikte kabaca üç dönem tespit edebiliriz. İlki 2018 ile 2022 arası, ikincisi 2022 ile 2025 arası ve son olarak 2025 sonrası. İlk dönemi tanımlayan özellik, ihracatın miktar olarak artmasına rağmen değer olarak artmaması. Bu TL’nin değersizleştiği ve ücretlerin baskılandığı dönemde istihdamın arttığı ancak ihracatın fiyat rekabetçiliği ile sağlanmaya çalışıldığı dönemi anlatıyor. İkinci dönemde ise bu stratejinin sınırları, enflasyonun patlaması ve ödemeler dengesi krizi riski olarak ortaya çıkınca, ihracatın miktar olarak artışının durakladığını görüyoruz. Öyle ki, ihracatın miktar endeksinde 2022 ile 2025 döneminde anlamlı bir değişim yok.

 

 

Son dönem ise dikkat çekici. 2025 sonrasında ihracat miktar olarak azalıyor. Bununla birlikte ihracatın değeri artıyor. İyimser bir ifadeyle, ekonomi yönetiminin belirttiği yapısal değişimin ipuçları olarak yorumlanabilecek bir değişiklik olabilir. Bir başka ifadeyle, bu tablo tek başına yapısal dönüşüm kanıtı değildir, ancak ihracat kompozisyonunda bir ayrışmaya işaret ediyor.

Bunun anlamı, TL’nin değerlenmesi ile rekabette zora düşen emek yoğun sektörlerde dahi, daha değerli ürünlerin üretimine yönelebilen bazı sermaye kesimleri sayesinde, ihracat miktar olarak azalmasına rağmen değer olarak artıyor. Bu aynı zamanda büyük bir altüst oluş anlamına geliyor. Zira bu süreç bazılarının tasfiyesini, bazılarının da daha da büyümesini gerektiriyor. Ek olarak, savunma sanayi gibi ihracat birim değer endeksini yukarı çekecek alanlardaki ihracat artışı da bu tabloyu etkiliyor.

Ancak buradan ilerisi belirsiz. Bir yapısal dönüşüm olacaksa bu hangi yöne doğru olacak, öncelikleri ne olacak, maliyetler nasıl bölüştürülecek? Bu sorular, “Şimşek programının çıkış stratejisi ne” sorusuyla doğrudan bağlantılı.

Yeni konsensüs

MÜSİAD Başkanı’nın açıklamalarına bu açıdan baktığımızda, esasında İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın açıklamaları ile arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri görebiliriz. Aran da tıpkı Özdemir gibi Şimşek programına desteğini sunsa da bu programla bir yere gidilemeyeceğini ve sanayi politikaları dahil olmak üzere çeşitli alternatifler üzerinde konuşulması gerektiğini savunmuştu.

Dahası bu pozisyon, TÜSİAD tarafından da destekleniyor. TÜSİAD’ın hazırladığı rekabetçilik endeksi ve buna bağlı olarak geliştirdikleri politika önerilerinde konu dönüp dolaşıp, devletin daha aktif bir şekilde sanayideki dönüşümleri yönlendirici olarak yeniden yapılanması gerektiğine geliyor.

Bir adım daha atalım. Dünya Bankası’nın geçtiğimiz haftalarda yayınladığı “Kalkınma için sanayi politikası: 21. yüzyılda yaklaşımlar” başlıklı rapor, Banka’nın 1993’ten bu yana olan pozisyonunda önemli tadilatlar yaparak, sanayi politikasını yeniden meşru ve gerekli bir kalkınma aracı olarak tanımlıyor.

Yani sanayi politikasının, devlet müdahalesinin daha aktif biçimlerinin ve hatta planlamanın yeni bir versiyonunun geri dönüşü için içeride ve dışarıda “yıldızlar sıralanmış” durumda.

Siyasi durum

Bu tabloda eksik olan, bu yeni yönelimi bütünlüklü bir program haline getirecek siyasi öznedir. Ana muhalefet partisi, çoktan bu yeni konsensüsün içinde yer alıyor. CHP’nin bazı ekonomi kurmaylarının dile getirdiği “Londra Konsensüsü”, bu çerçevenin dışında değildir. CHP kurmaylarının, neden Londra Konsensüsü’nün daha sosyal demokrat versiyonu olan “Berlin Deklarasyonu”nu sahiplenmedikleri gibi nüansları bir kenara koyarsak, ana muhalefet partisinin ekonomik vizyonunun da, “sıralanan yıldızlara” bakarak şekillendiğini görebiliriz.

Ancak iktidar partisi, çeşitli dağınık denemeler dışında bu kulvara henüz girmiş değil. Bununla beraber, mevcut istikrar programından çıkışta, 2001 model bir IMF programına ya da 2021 model bir kredi genişlemesi programına geçilemeyeceği için iktidarın önündeki alternatifler daralıyor. Ve Şimşek yönetimi bu sorunun farkında.

Dolayısıyla MÜSİAD Başkanı’nın açıklamaları, AKP ya da CHP’nin iktidarda olmasından bağımsız olarak, önümüzdeki dönemde Türkiye kapitalizminin krizine sistem içinden geliştirilen bir çözüm olarak giderek güçleniyor. Farklı şekillerde adlandırılabilir ama kolaylık olsun diye bu yeni konsensüse “yeni devletçilik” diyebiliriz. Basitçe söylemek gerekirse, bu yeni devletçilik ile “kamuculuk” olarak tartışılan sol seçenekler değil, sermaye içi yeniden yapılanmayı, sektörel önceliklerin seçimini, tedarik zinciri hiyerarşisini ve rekabetçiliği devlet eliyle yönetme arayışları kastediliyor.

Düzen güçleri açısından tablo netleşiyor, yeni bir tarihsel blok kuruluşunun hazırlıkları sürüyor. Ancak emekçilerin ve geniş toplum kesimlerinin bu “yeni devletçilik” içindeki yerinin ne olacağı belirsiz. Dahası çalışanlar açısından kendi seslerini duyuracak, sorunlarını temsil edecek kurumların ve siyasi kulvarların henüz şekillenmemiş olması, bu dönemi şekillendiren ve ekonomi yönetiminin hareket alanını artıran en önemli özelliklerinden biri. Düzen karşıtı güçlerin müdahalesinin yetersiz kalması durumunda, bu yeni devletçilik tasarımında emek, disipline edilmesi gereken bir maliyet unsuru ve verimlilik göstergesinden ibaret bir şekilde yer alacaktır.

Ümit Akçay

"Yeni Devletçilik" siyasi temsilcisini bekliyor
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et