NATO zirvesi, Türk devletinin bileşenleri ve Arap dünyası
“Tarihi” addedilen bir NATO zirvesi geldi, geçti. Devletin iki kanadının çelişen beklentileri vardı zirveye dair.
Yerleşik kanat, NATO zirvesi sayesinde Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin güçlenmesini ve derinleşmesini istiyordu. Bu zirve, Avrupa ile ABD arasında zedelenen bağların da tamiri için fırsattı. Her şeyden önemlisi, bu kanat Avrupa’nın bağımsızlığına karşı. Kıtanın, kendi başına ayakta durmasını istemiyor. Son yıllarda diplomatik, siyasi ve entelektüel çevrelerde dillendirilen, Avrupa’nın kendi güvenlik sistemini kurma çabalarının, Türkiye’nin de yardımıyla engelleneceğini umuyor.
Ağırlığı giderek artsa da uzun vadede devletin niteliğini ne kadar değiştireceği henüz net olmayan İslamcı kanadın ise bambaşka beklentileri vardı.
Zirve sırasında geliştirilen ilişkilerin, Avrupa ve İsrail’in bölgedeki ağırlığını azaltacağını umuyor bu kanat. Türkiye’ye burada çok iş düşüyor ama tek bir devletin bu kadar büyük bir yükü kendi başına taşıyamayacağının da farkındalar. Dolayısıyla bu kanat, NATO zirvesini Trump ile Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasındaki ilişkileri güçlendirmenin zeminini hazırlamak için kullandı.
Rejim İslamcılarının ana beklentisi bu olsa da camiada bol çatlak ses çıktı. Resmi çizgi, NATO zirvesini bir “Türkiye zirvesi”, tarihi bir başarı, vs. olarak pazarlayadursun, rejimin bazı İslamcı kalemleri, zirvede çok bir şey olmadığı, NATO’nun çöküşe doğru gittiği, aslında bunun (zaten 24 yıldır NATO’dan bağımsız olarak dünyayı fethetmekte olan) Türkiye için iyi olduğu yönünde fikirler üretiyor. Yine de resmi hat hâkim olan ses. En azından şimdilik.
Resmi İslamcılığın arzuladığı elbette tek zirvede gerçekleşecek değil. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında bir güvenlik ittifakı oluşturmaya dair görüşmeler sürüyor. Bunların nereye gittiğini göreceğiz.
Bu görüşmelere paralel olarak, Körfez ülkelerinin temsilcileri de Ankara’daydı NATO zirvesi sırasında. Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) liderlerinin muadilleriyle yaptığı toplantılar “zirve içinde zirve” olarak nitelendirildi. Türk ve Batılı yetkililerin ortak amacı, Amerika’nın bölgeyi yangın yerine çevirmesiyle birlikte Körfez ülkelerinin Güney Kore’den Pakistan’a bir dizi yeni güvenlik ortağı bulma çabalarını, bir şekilde NATO yörüngesinde tutmak.
Hükümet basınında, Arap dünyasının bu hamleleri hevesle beklediği ima ediliyor. Oysa durum oldukça karmaşık:
Türk devleti ile doğrudan bağları olan yayınları saymazsak, Arapça mecralarda Türkiye’nin şaha kalktığı, dünyayı ve NATO’yu fethettiği gibi bir tabloya rastlamak zor. Arap basınının çoğu Türkiye’nin ağırlığının arttığını teslim ediyor. Ama ne buna çok vurgu var ne de bu konuda bir coşku. Oysa bundan 15-20 sene önce, Türkiye’ye ve AKP rejimine derinden hayran birçok yazı çıkıyordu Arap medyasında.
Günümüzdeki mesafeli yaklaşımın bir örneği, BAE rejimine yakın gazete el-Halic’deki bir yazı: 2026 zirvesini bir atılım değil zayıflama zirvesi olarak anlatıyor yazar. Yazının küçük bir kısmında Türkiye’nin doğan boşluktan faydalanmaya çalıştığı ama bunu ne kadar yapabileceğinin şüpheli olduğu söyleniyor. Yani BAE rejimine yakın yazar Türkiye’yi, muazzam NATO 3.0’ın muhteşem liderinden ziyade, giderek gerileyen bir ittifakın fırsatçı bir aktörü olarak algılıyor.
Tüm bunlara rağmen, Erdoğancıların hoşuna gidecek bir boyutu var Arap basınında yazılanların. Lübnan gazetesi En-Nahar’da görüldüğü gibi, bazı yazarlar İsrail’de yarattığı panikten dolayı Türkiye’nin artan askeri gücünden övgüyle bahsediyor. Bu panik, bizim İslamcı medyanın da en çok vurgu yaptığı konulardan biriydi zirve sırasında.
Ancak bu tür yazılar, genel “bekle ve gör” havasını değiştirmiyor. Türkiye’nin NATO’daki rolü hakkındaki yazıların çoğunluğu gayet kuru ve büyük beklentilerden uzak.
Kısacası, Türkiye’de NATO zirvesi vesilesiyle yaratılmaya çalışılan havanın Arap dünyasında fazla karşılığı yok. Avrupa ile Trump arasındaki buzlar da kırılmadı. Devletin Batıcı kanadı da istediğini tam olarak alamadı yani.
Devletin “kanatları”ndan kastım yanlış anlaşılmasın. Birbiriyle çatışan değil sadece gerilim içinde olan eğilimlerden bahsediyorum. Arada bir çizilen Batı karşıtı imaja rağmen, İslamcılar kadim devlet ve onun emelleriyle derinden bütünleşmiş durumda. Arap basını da, yukarıda örneğini verdiğim istisnalar hariç, bu durumu net olarak yansıtıyor. Örneğin, Mısır gazetesi Al-Masry Al-Youm’da devletteki İslamileşmenin sembol isimlerinden Hakan Fidan’ın bile “Trumpçı-Atlantikçi” açıklamaları ön plana çıkartılıyor. 2026 zirvesinin ana hedeflerini Avrupa ile Amerika’yı iyice birbirine kenetlemek ve askeri harcamaları arttırmak olarak tarif ediyor bu açıklamalar. Fidan’dan mealen aktarılan cümlelerin altına, herhangi bir Trump sempatizanı Avrupalı imzasını rahatça atabilir. İslamcı aklın devlet aklına, onun da Amerikancı bir akla teslim olduğunu gösteriyor bu cümleler. Türk-İslam medyasında vurgulanan İslam cephesini adım adım kurma emellerinin alıcısını bulmak zor Arap basınında.
Özetle, toplumsal muhalefetin bastırılmasına, görkemli törenlere, büyük Türk-İslamcı hayallere ve onca gürültülü propagandaya rağmen, NATO zirvesinden çok büyük bir sonuç çıkmadı. Rejimin hâlâ parlatarak pazarladığı zirveyi, hem NATO’nun hem AKP’nin hegemonya krizindeki yeni bir dönemeç olarak okumak isabetsiz olmaz.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et