Hafıza, dayanışma ve örgütlülük
Kırsalda akşamlar erken iner.
Gün de erken uyanır.
Belli bir yaştan sonra kırsalda yaşamaya başladığınızda zamanın başka türlü aktığını hissedersiniz. Şehirde zaman insanı koşturur, sıkıştırır, tıknefes bırakır. Kırsalda ise zaman çisem çisem yağan yağmur gibidir. Toprağa yağmur nasıl ağır ağır işlerse, insanın ruhuna da öyle işler.
Şehirde zaman çoğu kez sağanak gibidir. Toprağın suyu çekmesine fırsat bırakmaz. Sel olur, önüne ne gelirse alır götürür. Toprağı da götürür, bereketi de götürür, insanın içindeki dinginliği de…
Kırsalda doğa insana çok şey öğretir.
Ağaçtan öğrenirsiniz.
Kuşlardan öğrenirsiniz.
Otsu bitkilerden öğrenirsiniz.
Gençken yanından geçip gittiğiniz bir bitki, belli bir yaştan sonra gözünüze başka görünür. Eskiden sadece “ot” dediğiniz şeyin aslında nasıl bir yaşam bilgisi taşıdığını fark edersiniz. Bir ağacın, bir kuşun, bir tohumun hafızası olduğunu anlarsınız.
Geçen yıl nisan ayında cevizler büyük bir don olayı yaşadı. Özellikle erkek çiçekler soğuktan kavruldu. Erkek çiçekler kavrulunca dişi çiçekler meyveye duramadı. Ağaçlar çiçek açtı ama ürün olmadı.
Peki, bu yıl ne oldu?
Bu yıl cevizlerde olağanüstü bir erkek çiçek yoğunluğu var. Ağaç geçen yıl yaşadığını belleğine yazmış sanki. Bu yıl kendi önlemini almış. “Geçen yıl polen yetmedi, bu yıl fazla üreteyim” der gibi davranıyor.
Bir ağacın dibinde otlar fazlaysa, ağaç kendini korumak için dipten sürgünler çıkarıyor. Bir arazide binlerce çeşit ot tohumu var. Ama bu tohumların hepsi aynı baharda yeşermiyor. Bir kısmı sırasını bekliyor. Çünkü hepsi aynı anda yeşerse topraktaki besinin yetmeyeceğini biliyorlar. Yaşamın yasasını biliyorlar.
Leylekler de öyle.
Yıllarca köydeki çalışma odamın önündeki leylek yuvasını izlerim. O yıl bolluk olacaksa leylek dört beş yavru yapıyor. Kıtlık olacaksa bir iki yavruyla sezonu geçiriyor. Doğa kendi hesabını yapıyor. Ölçüyor, biçiyor, risk alıyor ama körü körüne davranmıyor.
Bazen düşünüyorum: Biz insanlar mı daha zekiyiz, yoksa doğadaki diğer canlılar mı?
Hangi canlı türü zararına iş yapar?
Hangi canlı türü kendi emeğinin değerini başkasına teslim eder?
Benim gözlemlerime ve deneyimlerime göre çiftçinin durumu tam da budur. Çiftçi çalışarak fakirleşen bir kesim hâline getirilmiştir.
Çok basit bir hesap yapalım.
2022 yılında ülkemizde üretilen bir traktörü 34 ton buğday parasıyla alabilen bir çiftçi, bugün aynı traktörün sıfırını yaklaşık 130 ton buğday karşılığında alabiliyor.
Traktör değerini korumuş.
Peki, çiftçinin ürünü?
Çiftçinin ürününün değeri üçte birinde altına inmiş!
Bu nasıl bir düzen?
Çiftçi örgütsüz. Örgütsüz olduğu için emeğine de ürününe de sahip çıkamıyor.
6 Mayıs’ta Evrensel gazetesinde yayımlanan Volkan Pekal’ın çiftçilerle ilgili haberi oldukça çarpıcıydı. Habere göre devletin çiftçiye verdiği destekten fazlası, çiftçinin kullandığı mazottan alınan vergilerle geri alınıyor.
Aynı tablo emeklilerde de var.
On yıl önce emekli olan bir devlet memurunun aylığının alım gücü, bugün on yıl öncekinin üçte birinin de altına düşmüş durumda. Emekli ömür boyu çalışmış, prim ödemiş, kamuya hizmet etmiş. Ama yaşlılığında insanca yaşayacak bir gelirden uzaklaştırılmış.
Peki, çalışan memurların durumu farklı mı?
Sözleşme masasına oturan sendikaların memurlar lehine ciddi bir kazanım elde edemediğini görüyoruz. Tam tersine, maaşların alım gücü yıldan yıla eriyor. Memur da emekli gibi, çiftçi gibi aynı çarkın dişlileri arasında eziliyor.
İşçilere bakalım.
Türkiye’de sendikalılık oranı yüzde on dört. Bunun önemli bir bölümünü de kamuda çalışan işçiler oluşturuyor. Özel sektörde işçi büyük ölçüde örgütsüz. Örgütlü görünen yerde de ayrı bir sorun var.
İşçiler adına masaya oturan bazı sendikalara bakıyoruz; işçinin değil, patronun hakkını savunuyorlar. Patronun kâhyası gibi davranıyorlar. Kılık kıyafetlerinden yaşadıkları evlere, bindikleri arabalara kadar işçi sınıfından kopmuş, burjuva hayatı yaşıyorlar.
Bir de sınıf sendikacılığı yapanlar var.
Mehmet Türkmen bunun en açık örneklerinden biridir. BİRTEK-SEN Genel Başkanı olarak ortalama bir tekstil işçisinin maaşıyla yaşayan, temsil ettiği işçilerden kopmayan, onlar gibi yaşayan bir sendikacı olduğu için içeridedir. Bu gün Mehmet Türkmen’in duruşması var. Suçsuz yere içerde tutulan Mehmet Türkmen’in serbest kalması gerekiyor.
Demek ki mesele sadece sendika tabelası değildir.
Mesele hangi sınıfın yanında durduğunuzdur.
Toprağa atılan ekin tohumları bile örgütlü davranıyor. Hep birlikte yeşererek tarlayı kaplıyorlar. Yabani otlar bile kendi aralarında bir düzen kuruyor. Aynı türden tohumlar aynı dönemde yeşeriyor, topraktaki hakkını almaya çalışıyor.
Kuşlar, ağaçlar, otlar, tohumlar…
Hepsi yaşam mücadelesinde kendileri için en uygun yolu seçiyor. Kendi koşullarını okuyor. Birlikte davranıyor. Zamanı kolluyor. Gerektiğinde bekliyor, gerektiğinde çoğalıyor, gerektiğinde kendini savunuyor.
Peki insan?
Özellikle de emeğiyle yaşayan insanlar?
Çiftçi, işçi, memur, emekli…
Neden kendi gücünün yeterince farkında değil?
Neden toprağa düşen bir tohum kadar örgütlü davranamıyor?
Neden bir ceviz ağacı kadar belleğine sahip çıkamıyor?
Belki de sorun tam burada.
Biz insanlar doğadan koptuğumuz için değil yalnızca; doğadan, üretimden, birbirimizden ve kendi emeğimizin değerinden koparıldığımız için bu durumdayız.
Bize “her koyun kendi bacağından asılır” dendi.
Oysa doğa bunun tersini söylüyor.
Doğa, birlikte yaşamanın bilgisini veriyor.
Tohum, örgütlü davranmanın dersini veriyor.
Ağaç, hafızasız kalanın meyve veremeyeceğini gösteriyor.
Bugün çiftçinin, işçinin, memurun, emeklinin ihtiyacı olan şey de budur: Hafıza, dayanışma ve örgütlülük!
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et