Old Trafford’dan Etihad’a: 33 yılda değişenler
Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi serüveni 1993’te Manchester United’a karşı başladığında futbol bambaşka bir şeydi. Premier League yeni kurulmuştu fakat bugünkü hükümranlığından çok uzaktaydı. Şampiyonlar Ligi yeni kurulmuştu ama formatı daha masumdu ve sadece şampiyonların katıldığı bir turnuvaydı. Bosman Kuralları henüz yürürlüğe girmemiş ve dünya futbolu kökünden değişmemişti. Türk futbolu, 1989’da Galatasaray’ın Şampiyon Kulüpler Kupası’ndaki yarı finali bir istisna oluştursa da Avrupa’yla rekabet edecek seviyede görülmüyordu. Yalnızca bir yıl önce oynanan dünya kupası eleme grubunda milli takım San Marino’yu deplasmanda yenemiyor, evinde ise son 5 dakikada attığı gollerle ancak yenebiliyordu. Aynı grupta İngiltere’ye karşı oynanan maçları ise deplasmanda 4-0, evinde 2-0 kaybediyordu. Kısa süre içinde başlayacak “rönesans” o günlerde de futbolumuzda dipten gelen bir kıpırdanma olduğunun kanıtı olacaktı ama henüz kimse bunun farkında değildi.
Ta ki 20 Ekim 1993’te Old Trafford’da Manchester United’a karşı çıkılan maça kadar. O maçı hatırlayanlar ya da YouTube’dan 90 dakikasını açıp izleyenler için 3-3’lük sonuç, oyunun kendisinden daha az şaşırtıcıdır. İngiliz futbolcular elbette daha atletik ve güçlüdür. Ama Suat Kaya ve Tugay Kerimoğlu’ndan oluşan orta saha merkezi, Kubilay Türkyılmaz, Arif Erdem ve Hakan Şükür’ün oluşturduğu hücum hattı fark yaratan teknik kabiliyetlere ve kıvraklığa sahiptir. Bu, yani futbolun çeperindeki bir ülkenin futbolcularının futbolun merkezindeki bir şampiyon kulübün oyuncularına, hem de deplasmanda bu kadar teknik üstünlük sağlayabileceği o maça kadar tahmin edilemezdi. Üstelik bu profilde oyuncular sadece Galatasaray’da değil, milli takım havuzunda da fazlasıyla mevcuttu… O günden sonra ülke futbolunda psikolojik bir eşik atlanırken bir şeylerin değişmeye başladığı Sepp Piontek’ten görevi devralan Fatih Terim’in milli takımının 1996 Avrupa Şampiyonası’na katılma hakkı elde etmesiyle kanıtlandı.
Gelin görün ki ülke futbolu ulusal rönesansını yaşarken -ki bu çıkış 2000’de UEFA kupası şampiyonluğu, 2002’de dünya kupası üçüncülüğü getirdi- dünya futbolu da yazının başında değindiğimiz Premier League, Şampiyonlar Ligi ve Bosman Kuralları’nın da etkileriyle güçlü bir tekelleşme yaşadı. Büyükler daha da büyüdü, zenginler daha da zenginleşti ve Premier League ekonomik açıdan rakipsiz hale geldi. Şampiyonlar Ligi, “şampiyonlardan” ibaret kalmayıp büyük futbol liglerinin (uluslarının) daha çok takımla boy gösterebildiği bir ticari organizasyona, hatta dünya futbolunun birçoklarına göre en önemli turnuvasına dönüştü. Ülke futbolu ise sözde Avrupa’yla daha iyi rekabet edebilmek adına genişletilen yabancı serbestisi içinde ulusal özelliklerini kaybetmeye yüz tutan çevre ülkelerden bir diğeri haline geldi. “Gurbetçi” nüfusun Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika gibi ülkeler tarafından yetiştirilen gençleri olmasa oyuncu yetiştiriciliğimiz o kadar sınırlı ve futbol yönetimimiz bu eğilimi kalıcılaştırmaya o kadar teşne ki bu tablo Avrupa’nın en “zıpçıktı” üç büyük kulübüne sahip olma dışında hiçbir “ulusal” özellik bırakmıyor geriye. Harcıyoruz, harcatıyoruz, milyonları sürüklüyoruz, küresel sosyal medya gündemini belirliyoruz ama çok az ürettiğimiz ve asla en büyükler kadar harcayamayacağımız için saygınlık kazanamıyoruz.
***
Manchester City, futbolun en sorunlu aktörlerinden biri. BAE yönetimiyle doğrudan bağlantılı kulüp, kural tanımayacak kadar zengin olduğu için kural tanımıyor ve yine bu güç sayesinde mevcut yasaları çiğnese de cezasını en aza indirebiliyor. (Bizim büyük kulüplerin ülke içinde yapabildiğini, o İngiltere hatta dünya şartlarında yapabiliyor yani) E bunu yapan dünyanın en büyük futbol sistemini hatta kültürünü ve bilimini de satın alabiliyor. Modern futbolun son 20 yılına damga vuran Pep Guardiola ve onun taşıyıcısı olduğu ekol, sınırsıza yakın bir bütçeyle tekelci futbol “birliğinin” (Stadın ismi gibi söyleyelim, İttihat!) bayrağını Manchester’da taşırken 2026 model Galatasaray, 1993’ün aksine bu dominasyonun tekerine çomak sokabilecek kalitede, cesarette ve taktiksel seviyede olamadığını gösterdi. Bu bir yandan çok anlaşılır -çünkü yazı boyunca özetlemeye çalıştığım gibi futbolun zirvesiyle geri kalanı arasındaki fark çok büyük- bir yandan da çok üzücü. Üzücü olmasının nedeni de bizim takımlarımızın mücadele etme biçiminin sadece yüksek harcamaya ve tüketime dayalı olması. Ortada ’90’ların Galatasaray takımı gibi, çağının en modern oyununu, tahmin edilemez teknik kalitedeki oyuncularla oynamaya çalışan bir ekip olsaydı farklı olurdu ama açıkçası benim genel olarak sarı-kırmızılıların Şampiyonlar Ligi performansından pek de keyif alamayışımın nedeni hem organik olmaması (Altyapısından çok az beslenmesi), hem müsriflik düzeyinde pahalı olması hem de oyunun yeterince güçlü/karakterli olmaması.
***
Son olarak 1993’le bugün arasındaki farklara bolca değinmişken değişmeyen tek şeyin de Kürtlerin sahaya girerek eylem yapması olduğunu vurgulamak lazım. Ülkenin en büyük problemlerinden birinde 33 senedir yol alınamadığını gösteren bu eylemi sorgulayanlar bir kez de bir nekrofilin ganimet olarak kestiği örgülü saçlara tepki gösteren Amedspor’un aldığı cezayı sorgulamayı denesin.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et