21 Şubat 2026 00:11

Super Bowl’un ve kahramanların dönüşümü

Amerikan futbolu, icat edildiği günden bu yana ABD’nin en stratejik sporu. 19. yüzyılın ikinci yarısında prestijli üniversitelerin ileride ülkeye liderlik etmesi beklenen üst sınıf erkeklerini “Adam edecek”, “Sertleştirecek”, böylece “savaş deneyimi” benzeri bir formasyon kazandıracağı umuduyla şekillendirilen oyun, 20. yüzyılın başında bu kez yükselen kadın hareketinin “Ülkeyi ve erkekleri yumuşatacağı” endişesine karşı göreve koşulmuştu. Daha önce de değinmiştik: Dönemin Başkanı Theodore Roosevelt, ülkeyi sardığı söylenen “feminenlik salgını”na karşı çareyi futbolda görüyor; oyunun barındırdığı ciddi sağlık tehditlerini azaltmak için yapılacak kural değişikliklerini dahi “İş, kız oyununa dönmesin” şartına bağlıyordu!

Sonrasında patlak veren dünya savaşları, ABD elitinin o çok korktuğu “yumuşama”ya izin vermedi neyse ki! Kimsenin “sertleşmek” için bir spora ihtiyacı yoktu aslında ama 1945 sonrası masa yavaş yavaş yeniden şekillendirildi. Televizyon çağında artık sporlar, kitlesel manipülatörler olarak kendilerinden beklenen rolü çok daha kuvvetli şekilde oynayabilirdi. Beyzbol, boks, basketbol, atletizm gibi sporların 1960’ların aktivizmini yansıtmaya başladığı koşullarda Başkan Richard Nixon, yüzünü “stratejik dost”a döndü. Tarihteki üçüncü Super Bowl olarak kabul edilen 1969’daki New York Jets-Baltimore Colts maçında bugünkü devre arası şovunun yerini üniversitelerin askeri bando ekipleri ve rap rap yürüyüşleri alıyordu ama esas eğlence savaş uçaklarının alçak uçuşuydu. Bu, daha sonra gelenekselleşti. 1969’da Washington’da 1 milyon kişinin katıldığı Vietnam işgali karşıtı eylem sonrası Nixon soluğu bir NFL maçında, Washington Redskins-Dallas Cowboys müsabakasında almış ve maç savaş propagandasına dönüşmüştü. Savaş karşıtı mesajlarıyla ligin en politik ve cesur figürü olarak öne çıkan Dave Meggyesy, işsiz bırakılıp emekliye ayrılmaya zorlandığında yıl 1970’ti.

Petrol krizi, Soğuk Savaş’ın zirvesi, SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesi, Irak işgalleri, 11 Eylül saldırısı; bu arada spor ve kültür endüstrilerindeki patlamalar derken dünya ve spor atmosferi epey değişse de NFL’nin stratejik pozisyonu ve takım sahiplerinin tıyneti hiç değişmedi. Oyun artık tıpkı kültürün kendisi gibi çok daha “siyah”, çok daha “Latin”di. Super Bowl şovları da buna uygun olarak gittikçe çeşitlendi, ticari kaygılar ağır bastı. Hâlâ yerel üniversitelerin askeri bando takımlarına ufak roller veriliyordu ama genel olarak “halkın istediği” yıldızlar sahne alıyordu. Hip-hop’ın kutsandığını bile gördük.

Bu eğilimi takip ettiğimizde, 2026 yılında -yani ABD’nin kendi halkına karşı dahi ırkçılık yaptığı, komşularını sürekli tehdit ettiği, sorun yaşadığı bir ülkenin liderini esir alacak kadar ileri giden bir liderliğe sahip olduğu dönemde- Super Bowl sahnesinden buna açıkça meydan okunduğunu görmek ilginç oldu. Bad Bunny, Grammy ödül töreninde “ICE out” diyerek başlattığı eylemlerini, Evrensel’in YouTube hesabında Merve Tur’un berrak şekilde özetlediği tarihi devre arası şovuyla sürdürdü. Ki Super Bowl’dan üç hafta önce verdiği Şili konserinde seslendirdiği Victor Jara şarkılarıyla da bunun sinyalini vermişti. Velhasılkelam, etkinlik NFL ve ABD elitinin çeşitli katmanları açısından Super Bowl’un ticari bir şov olarak öneminin Amerikan emperyalizminin kısa dönemli çıkarlarıyla örtüşmeyebileceğini gösterdi ve bir “tek adam” özentisi olarak Trump’ı da çileden çıkardı. Ayrıca 2026 Dünya Kupası sırasında epey aktif olması beklenen Latin kökenli kitleleri de yüreklendirdi.

Bunun üzerine “Peki biz ne kadar yüreklenmeliyiz?” sorusu da akılları kurcalamaya başladı. Malum, bu ünlülere güvenme işi biraz yaş. Nitekim sadece biz değil, Amerikalılar da bu konuları tartışırken NBA All-Star hafta sonunda zaten İsrail’le ticari ilişkileri ayyuka çıkan Stephen Curry, Kevin Durant ve LeBron James gibi süperstarlardan skandal açıklamalar geldi. Özellikle bir zamanlar “Muhammed Ali gibi bir küresel ikon” olmak istediğinden söz eden (İkinci arzusu da tarihin en zengin sporcusu olmaktı) ve 2010’larda bu köşede de takip edilen NBA aktivizminde üstlendiği rol övülen LeBron James’in “İsrail hakkında sadece güzel şeyler duydum” sözlerindeki riyakarlık can sıktı. Eh, artık 41 yaşına gelen “Kral”ın en azından Muhammed Ali’nin 40’lı yaşlarındaki haline benzediği söylenebilir. 1979-80’de dönemin (muhafazakar) Demokrat Başkanı Jimmy Carter’ın emriyle Afrika ülkelerini 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını boykot hareketine ikna etmek üzere yollara düşen Muhammed Ali, politik açıdan ciddiye alınabilir bir figür olma özelliğini de kaybetmişti. Afrikalı liderlerden tokat üstüne tokat yiyen yeni Muhammed Ali’nin başarısız diplomatik hamleleri, 1980’deki Larry Holmes ve Trevor Berbick maçları kadar utanç vericiydi. Bir zamanlar Trump’a kafa tutan ve kendisine “Sus ve topunu oyna” diyen medyasına karşı “bir sporcudan fazlası” olduğunu iddia eden LeBron James’in de benzeri bir sona sürüklenmeden emekliye ayrılması kendisi için hayırlı olacak; yoksa yakında Trump’ın emriyle Tel Aviv’e uçması yakındır. Dostu Carmelo Anthony’nin dediği gibi: “Kötü adama dönüşecek kadar uzun yaşadı.”

Mithat Fabian Sözmen

Super Bowl’un ve kahramanların dönüşümü
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et