Futbol paradoksu: ‘Cehalet mekanı’ mı, umut adası mı?
Umberto Eco, 1968 Yaz Olimpiyat Oyunlarının başlamasına 10 gün kala, 2 Ekim’de “Olimpiyat istemiyoruz” sloganlarıyla “Üç Kültür Meydanı”nı dolduran ve kolluk kuvvetlerinin saldırısında hayatını kaybeden 400’ü aşkın öğrenci için “Boşuna öldüler” demişti. Eco’nun bu ifadesi, 1968’de Meksika’yı da kasıp kavuran öğrenci hareketinin başkent Meksiko’da o gün düzenlediği eylemin gerekçesini ve taleplerini küçümsemesine değil, spor ve etrafındaki medya maymunluğunun dahil olduğu her tartışmayı güdükleştirdiği iddiasına dayanıyordu. Eco, sporun bir instrumentum regni yani iktidarın kitleleri kontrol aracı olduğu fikri “eskimiş” görünse de sürekli boş ve yararsız tartışmaları teşvik eden spor gevezeliğinin gündelik hayatın efendisi haline geldiğini söylüyordu. Ona göre böylesi bir “cehalet mekanı” üzerinden Meksikalı öğrenciler gibi politika yapmak da beyhudeydi. Sonunda meşhur “gevezelik” onların acılarını da yutacaktı.
Haksız çıkmış sayılmaz! Meksiko 1968, tarihin en protest spor etkinliği olsa da başta Tommie Smith&John Carlos’un (ve Peter Norman’ın) madalya podyumundaki ikonik eylemi olmak üzere ortaya konan hiçbir aykırı ses, “No queremos olimpiadas, queremos revolución!” yani “Olimpiyat değil devrim istiyoruz!” diyen gençliğin sesini güçlendiremedi. Hatta Meksika, hiçbir şey olmamış gibi iki yıl sonra futbol tarihinin en görkemli dünya kupasına ev sahipliği yaptığında artık o devrimci gençlik ateşi de sönmeye yüz tutmuştu.
Aradan geçen yaklaşık 60 yılda dünya daha iyi bir yere dönüşmediği gibi bazı aktörlerin kimliği de değişmedi. “Napalm Kızı” olarak bilinen Pulitzer Ödüllü meşhur fotoğraf çekildiğinde sene 1972’ydi. ABD bu kez Vietnam’ı işgal ediyordu ve kız çocukları onların ve müttefiklerinin Napalm bombalarından kaçıyordu. Aynı yaz düzenlenen Münih Olimpiyat Oyunlarının başlangıcına Filistinli “Kara Eylül” örgütünün katliamı damga vururken kendi halkını Napalm bombasıyla vuran Güney Vietnam hiçbir şey olmamış gibi turnuvada boy gösteriyordu. 400 metre erkeklerde altın ve gümüş kazanan ABD’li iki siyah atlet Vincent Matthews ve Wayne Collett’in podyumdaki protestosu ise ömür boyu menle cezalandırıldı. Üstelik onlar Smith ve Carlos’un son 30 yılda yaşadığı “iadeiitibar”ı da göremediler.
***
Bugün bir kez daha kız çocukları Amerikan bombalarından kaçmaya uğraşırken futbol yine karnaval peşinde. FIFA Başkanı Infantino’nun memnun etmek için “barış ödülü” icat ettiği ABD Başkanı Trump, bir yandan İsrail’le birlikte İran’ı vururken diğer yandan İran milli takımını kendi ülkesinde düzenlenecek Dünya Kupası’na katılması halinde can güvenliğini riske atacağını söyleyerek alenen tehdit ediyor. Hoş, İran’ın da ABD’ye gidip top tepmeye niyeti yok. Bu şartlar altında 2026 Dünya Kupası’na katılmayacaklarını zaten açıklamışlardı. ABD, Tahran yönetimine muhalif milli futbolcuların ilticası üzerinden propaganda yapmaya çalışadursun, gerçekler Azadi Stadyumunun yıkıntılarında yatıyor. ABD, İsrail’in Filistin’de yıllardır yaptığını tekrar ederek “askeri hedefler” bahanesiyle İran’ın spor altyapısını yok ediyor. Ki bu sadece bir savaş suçu değil, aynı zamanda ABD’nin 2026 Dünya Kupası ev sahipliğinden azledilmesi için de yeterli bir gerekçe.
Tam da bu noktada sporun, temel ve bu düzenin içinden çıktığı için köklü altüst oluşlar yaşanmadan değiştirilemeyecek özelliklerinin yanında barındırdığı, birbirine karşıtmış gibi duran fonksiyonlarının paradoksal biçimde devreye girdiğini görüyoruz. Dave Zirin bu haftaki yazısında Azadi Stadyumu bombardımanına değinirken, İsrail’in Gazze’nin spor altyapısına yönelik saldırılarına dair uzun süredir yaptığımız bir benzetmeyi yineledi. Bunlar, iddia edildiği gibi askeri hedefleri yok etmenin ötesinde bomba altındaki bir halkın savaşın, işgalin dışında bir hayatı hayal edebilme kapasitesine, yaşam sevincine ve umutlarına dönük saldırılardı. Başka bir deyişle, sıradan bir toplumda üretim sürecinin uzantısı ya da onun bir iz düşümü olarak tasarlanan; böylece iktidarı elinde tutan sınıfı kollayan ve “hayatın zorluklarından kaçış” adı altında kitleleri düzen için ehlileştiren; çağımızda endüstriyelleşmesi ve tekelleşmesiyle bu özelliklerini neredeyse sonsuza kadar zamklayan spor, ona bu imkanı veren düzen, savaş gibi bir bozguncu devreye girdiğinde farklı bir anlam kazanıyor. Düzenin normali olan piyasa, üretim süreci ve türlü rutinlerin yokluğunda instrumentum regni olmaktan çıkıp umut adalarına dönüşüyor. Ne kadar anlamlıdır ki, aynı ABD 2026 Dünya Kupası’yla bugün gözleri İran’da olan ve yapılanları onaylamayan milyonları Eco’nun deyimiyle bir “cehalet mekanı”na, “gevezeliğe” hapsederek dünyayı kelimenin en dolaysız anlamıyla “uyutmak” istiyor.
Futbol tarihinin kimilerine göre en güzel turnuvası 1970’e ve Meksika’ya dönersek… O döneme hareketli öğrenci ve işçi eylemleriyle giren, meşhur “Sıcak Sonbahar”dan bir yıl sonra bir yenisine hazırlanan İtalya, yarı finalde Batı Almanya’yı 4-3 yendikleri maçla ulusal bir öforiye tutulmuştu. Finalde Brezilya’ya karşı alınan 4-1’lik yenilginin dahi bir süre devam etmesini önleyemediği bu toplu coşku hali sonrası Roma duvarlarında şu slogana rastlanmıştı: “Komünistler, faşistler, Hristiyan demokratlar, bugün ‘Forza Italia!’ Yarın yine kavga etmeye başlarız.”
Gerhard Vinnai, 1970’te yayımladığı ve özellikle İtalya’da büyük tartışmalara yol açan Fußballsport als Ideologie kitabının yeniden baskısına yazdığı ön sözde sporun “Gerekli ve özgürleştirici bir dikkat dağıtma” olduğunda dahi hayatın kendisinin yerini alamayacağına vurgu yapmıştı. ABD’nin yüzde 80’ine ev sahipliği yapacağı 2026 Dünya Kupası, emperyalizmle halklar arasında böylesi bir çarpışmanın da sahası olacak. SSCB’nin Şili’yle oynaması gereken eleme maçına çıkmayı, Pinochet darbesi sebebiyle reddettiği ve 1974 Dünya Kupası’na katılma ihtimalini elinin tersiyle ittiği o kararın bir benzerini alacak cesareti gösterebilen çıkmayacaktır. Ama “cehalet mekanı”na, “gevezeliğe” hapsedilmemenin yolu benzeri bir cüretten geçiyor ve burada esas görev ev sahibi ülkelerin toplumlarına düşüyor.
Evrensel'i Takip Et