Adı bende saklı arkadaşımla memleket sohbetleri
Birkaç gün önce, İzmir’den Geyikli’nin Dalyan köyüne kafa dinlemeye gelen bir arkadaşımı ağırladım. Şansına rüzgarın ve ara ara sağanağa çeviren yağmurun hiç eksik olmadığı günlere denk geldi. O yüzden, gelirken yapmak isteyip de birlikte planladığımız birçok şeyi yapamadık. Yağmur, rüzgar da olsa Dalyan köyünün küçük limanına gittik. Denizdeki şirin balıkçı teknelerinin rüzgarın kabarttığı dalgalar üzerinde zoraki dansının kendisine terapi gibi geldiğini söyledi. Rüzgarın uğultusunu, oturduğumuz şeffaf naylon brandalarla kaplanmış kış bahçesinin çatısında tıptıplayan yağmur damlalarını huşu içinde dinliyordu. Liman manzaralı köy kahvesinde saatlerce daldan dala atlayarak sohbet ettik.
Aslında, bu köşenin okurları olan sizler, arkadaşımı az çok tanırsınız. “İzmir bürokrasisinin önemli bir koltuğunda oturan adı bende saklı bir arkadaş” diye bir iki yazımda bahsetmiştim kendisinden. Adını ve kimliğini belli edecek yönlerini özenle gizleyerek bulunduğu mevki itibarıyla kendisine gelen bilgileri bir şekilde bizimle, yani siz okurlarla paylaşan arkadaşım, sizlerin okuduğu birçok önemli haberin de kaynağı idi.
Fotoğraf: Evrensel
Birinde, Eskişehir’de, Porsuk Çayı’nın kıyısında rastlaşmamızı yazmıştım adı bende saklı arkadaşımla. Aslında yaptığı işin, (Eline ulaşan yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk belgelerini siyasi atmosferin berbatlığı ve baskısına rağmen basına ulaştırmasının), ne kadar da büyük bir cesaret olduğundan habersiz, kendisini pek bir işe yaramaz hissediyordu o günlerde. Canı gitmesine rağmen hiçbir eyleme katılmıyor, sosyal medyadan uzak duruyor, kendi kabuğunda yaşıyor görünüyordu. Bu nedenle korkaklık yaptığını düşünüyordu ki Porsuk Çayı’na çöken akşam serinliğinde sohbet ederken, bunun doğru olmadığını anlatmaya çalıştım ona. Tüm riskleri alarak yaptığı, cesur ve ülkesini gerçekten seven yurtseverlerin yapabileceği bir şeydi.
Emeklilik dilekçesini verdiği günden bir gün sonra da birlikteydik. Bir sonbahar günü, Menemen’in yaslandığı Dumanlı dağın ortasındaki Çukurköy taraflarında, bir dağ evinde gecelemiş, sabaha kadar bir dünya sohbet etme olanağı bulmuştuk. Güncel gelişmelerdi daha çok sohbet konumuz; O günlerde yeni çıkan Dezenformasyonla Mücadele Yasası’nı (Ki ne kadar da haklıymışız bu yasanın herkesin başına büyük bir bela olacağında), Kaz Dağı tünelleri ile uranyum madeni arasındaki bağı, Bartın da iş cinayetinde yitirdiğimiz işçileri...
Bir keresinde de Göl Marmara’ya gitmiştik birlikte. Hafif ticari aracımızı kuruyan gölün kenarına yanaştırıp, yine yağmurlu bir günde yukarı kaldırdığımız bagaj kapısının altına sandalyelerimizi ve küçük sehpamızı çekip, ceviz ve tulum peyniri eşliğinde bir şişe kırmızı şarabı bölüşmüştük. O gün, uzun uzun Göl Marmara’nın nasıl kurutulduğunu (Ki onun verdiği belgelerle bunun haberlerini defalarca yapmıştık), Gördes Barajı faciasını, Efemçuru Altın Madeni ile Marmara Gölü’nün kurutulması arasındaki akıl almaz ilişkiyi anlatmış, şimdi tek damla su kalmamış gölün adının artık “çöl marmara” olmasının acıklı öyküsünü bir de ondan dinlemiştim. Bunları sizlere, bu köşede anlattım zaten.
Fotoğraf: Evrensel
Dalyan köyü kahvesindeki sohbetlerimize gelirsek; Geyikli’nin Karamenderes Nehri (Skamander) ile Batak Ovası arasında kalan köylerini metastas yapmış bir kanser gibi saran ve sürekli yayılan AkçanSA çimento fabrikasını konuşurken laf lafı açtı ve enteresan bir yere doğru evrildi.
2025 yılında yaptığı ÇED dosyası ile kapasitesini 25 kat arttırmak istiyordu fabrika. Fabrikanın adeta zeytin denizi olan ovadaki zeytinliklere etkisinin olacağı ve bunun da normal olarak Zeytin Yasası’na takılacağını bilen şirketin, bu yasayı aşmak için ziraat fakültesi bölümünden emekli bir profesöre parasıyla “teknik rapor” hazırlattığını anlattım arkadaşıma. Ziraatçi hocanın teknik raporunda “Buralar zeytinlik sayılmaz” diye dayanak gösterdiği yasal düzenlemenin 2016 yılında Danıştay tarafından iptal edildiğini söylediğimde dudaklarını büzüp, “Hoca bilmiyor muymuş bu düzenlemenin iptal edildiğini” diye sordu. Benim bir şey dememe izin vermeden “Bilmez olur mu?” diye elini sallayarak kendi yanıtladı sorusunu.
Bu ‘hoca’nın geçmişte Kaz Dağı’nda altın madeni yapılmasına karşı çıkanlardan birisi olduğunu, birçok köydeki protesto etkinliklerine ve bilgilendirmelere katıldığını, hatta bizim Çepeçevre Yaşam’a da konuk olup altın madenciliğinin Kaz Dağı’nda yol açacağı yıkımın tarım ve hayvancılık boyutunu sayısal verilerle anlattığını söylediğimde ise, “Tıpkı Karabiga hikayesi gibiymiş” diye göz kırptı. Yıllar önce, Karabiga’daki termik santral meselesini bir sohbetimizde öfkeli parlamalar eşliğinde anlatmıştım kendisine ki bu kadar berrak bir şekilde anımsamasına şaşırdım açıkçası.
“Hakikaten bak! Şimdi aklıma geldi; Elmalı köyündeki altın madeni karşıtı eylemde bu zeytinci hoca da vardı, o dönek Karabiga’nın belediye başkanı da. İkisi ardı ardına konuştular. Ziraatçı hoca Kaz Dağı’nda altın madenciliği yapılmaması gerektiğini, bilimsel verilerle anlatmıştı. Karabiga belediye başkanı da ilçenin bakir kıyılarından birisine, Priapos Antik Kenti’nin dibine, Akdeniz Foku’nun yaşadığı mağaraların üstüne yapılmak istenen dev termik santrale karşı olduklarını, buna izin vermeyeceklerini söylemişti.
Ertesi gün de bizi Karabiga’da ağırladı başkan. Hep birlikte santral yapılmak istenen yere gittik çekim için. Bir sonbahar günü, rüzgar ve arada çiseleyen yağmur altında bize ilçesinin güzelliklerini, Priapos Antik Kenti’nin önemini anlatarak bu bölgede termik santral yapılmasının cinayet olacağından dem vurmuştu.”
Sözün burasında muzipçe bir gülme tuttu arkadaşımı, “Ee sonra da bir numaralı termikçi oldu” değil mi?” dedi dudaklarına oturan müstehzi gülüşü gizlemeye çalışmadan.
“Nereden bilebilirdik ki birader!” diye açtım ellerimi iki yana.” Bizim programın yayımlanmasından bir süre sonra başkanın termikçilerin düzenlediği gezi ile Almanya’ya gittiğini öğrendik. Dönüşte de yapılacak santralin “çevreci-yeşil” olduğuna ikna edilmiş olarak döndü ki ne dönüş! İşin acı tarafı ana muhalefet CHP’den belediye başkanıydı o süreçte. Yüz seksen derece döndükten sonra bir kez daha CHP tarafından aday gösterildi ve yine seçildi iyi mi?” Acı acı gülme sırası bana gelmişti.
“2018 yılında belediye başkanının bu dönüşünü ‘kömür değil yüz karası’ başlığı ile yazmıştım. Fotoğraf Sanatçısı Nejla Oseiran’ın ‘Priapos’un Geleceği’ adlı kısa belgeselini izledikten sonra bu konudaki tanıklığımı anlatmıştım. Termik santralin dev bacasının göründüğü kadrajlarda, denize girenler, çocuklar, meralarda otlayan inekler vardı. Yazıda, bir süre sonra şirketler için çalışacak olan iki kişinin, belediye başkanının ve ziraat fakültesi profesörünün adları, fotoğrafları da yer almıştı. Ne garip! Bazen böyle oluyor. Bilemezsin, bilemeyiz...”
Arkadaşım, birkaç gün daha kalıp, rüzgarların ve yağmurların izin verdiği ölçüde Alexandria Troas’ın kalıntılarını, Dalyan köyündeki Kalpli Gölü, antik sütun ocağını ve bir gün de Bozcaada’nın boş sokaklarını gezip bitirdi kısa “kafa tatilini”.
Geçenlerde bir haber gönderdi bana. Bir fotoğrafın altına kopyalamıştı haberi. Birkaç ineğin yayıldığı düzlüğün gerisinde Karabiga’daki termik santralin bacası görünüyordu. Haberde termik santralin ortakları olan Alarko ve Cengiz’in ortaklık yapılarını değiştirdiklerini, birisinin termik santrali (Cengiz), diğerinin ise dağıtım işini alıp, ortaklıklarını bir başka biçime evirdikleri yazıyordu. Haberin altına da “Öküz öldü yine de ortaklık bozulmadı. Vay memleketin haline!” notunu düşmüştü.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et