9 Mart 2026 00:08

Geçenlerde, Trakya’da yaşayan ve o bölgedeki çevre mücadelesine yıllardır emek veren dostlardan Özgür Aksun aradı. İğneada’da kurulması planlanan nükleer santralle ilgili gelişmelerin son süreçte hızlandığını, ağaçların işaretlendiğini, yol açma çalışmaları için ölçümlerin başladığını anlattı. Aksun, bölgeyi “kuzey ormanlarının kalbi” olarak tanıtırken, “Son nefesimizi elimizden almak istiyorlar” dedi.

Mersin Akkuyu’da yapımı süren nükleer güç santarali (NGS) henüz tamamlanmasa da, Sinop İnceburun’da yapılacağı söylenen ikincisi hâlâ proje aşamasında olsa da üçüncü NGS için adı geçen İğneada’da bazı ön çalışmalar başladı görüldüğü kadarıyla.

İklim değişikliği, küresel ısınmanın gezegenimizi geri dönüşü olmayan bir noktaya sürüklediği günümüzde, kapitalist sistem kendi yarattığı bu “küresel felaketi” de ticaret mantığıyla yönetmeye çalışıyor. Son yıllarda nükleer lobisinin adeta bir yeşil aklama kampanyasıyla nükleer enerjiyi “iklim krizinin kurtarıcısı” ve “temiz enerji” olarak pazarlaması da bu müflis tüccar mantığının en net yansımalarından birisi aslında. Türkiye de Akkuyu, Sinop ve İğneada projeleriyle bu rüzgara hevesle kapılmış durumda, freni patlamış kamyon gibi uçuruma sürükleniyor!..

Neden, Türkiye’nin pozisyonunu “freni patlamış kamyon” metaforu ile anlatmak gerekiyor? Sadece Türkiye için değil aslında tüm dünyada da nükleeri tartışırken meseleyi “Fosil yakıtlar yerine hangi teknolojiyi kullanalım?” sığlığına indirgemek, iklim değişikliğinin ardındaki politik ve ekonomik gerçekleri gizlemekten öte bir işe yaramıyor. Sorun sadece enerjinin kaynağı değil; enerjinin kimin için üretildiği, kimin tükettiği ve kârın kimin cebine girdiği ile ilgili çünkü.

Enerji ihtiyacı mı, sermayenin kâr ihtiyacı mı?

“Sürekli artan enerji ihtiyacı”, nükleer santral ve mega enerji projelerini meşrulaştırmak için kullanılan en büyük bahanelerden birisi durumunda. Oysa enerjinin kullanımı ile gelişmişlik düzeyi arasındaki ilişki, bize bambaşka bir tablo sunmakta. Alternatif Nobel Ödüllü Prof. Dr. Mycle Schneider, kasım 2011 yılında yaptığım ve Evrensele’de “Nükleer enerji dinozorların çektiği at arabasıdır” başlığı ile çıkan söyleşide ilginç bir detayın altını çizmişti. Gelişmiş ülkelerde elektriğin üçte ikisi evlerde, üçte biri sanayide kullanılırken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu durumun tam tersi olduğunu söylüyordu. Bugün bu oran Schneider’ın altını çizdiği oranlardan bile daha geri! Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 52.8’i sanayi ve ticarethanelerde kullanılırken, konutlarda tüketilen elektrik üretimin sadece yüzde 18.9’u kadar. Kalan kısım ise tarımsal sulama (yüzde 4.1), aydınlatma (yüzde 1.7) ve kayıp-kaçak/faturalanmayan tüketim (yüzde 22.5) gibi kalemlerden oluşmakta. Schneider o söyleşide bu durumun “sanayinin randımanı ile ilgili” olduğuna dikkat çekerek, “Teknoloji geliştiği için gelişmiş ülkelerde enerji tüketimi azalırken, Türkiye’de tam tersi. Bu, Türkiye’de enerji politikasının olmaması demek. Bu çarpıklık, sanayideki enerji kullanımının son derece verimsiz olmasından kaynaklanmaktadır” demişti.

Dolayısıyla sorulması gereken yaşamsal soru şu aslında; Türkiye’nin doğasını yok etme pahasına üretilen, üretilecek olan devasa elektrik, halkın temel ve kamusal ihtiyaçları için mi kullanılacak? Hayır! Bu enerji, demir-çelik, alüminyum, çimento, cam, seramik, alçı, kireç, kağıt, rafineri ve kimyasal ürünler gibi doğadaki suyu ve toprağı devasa oranlarda sömüren, yılda yüz binlerce ton karbon salımı yapan kâr odaklı ağır sanayinin çarklarını döndürmek için üretilmekte.

Maliyeti halka, kârı şirketlere yazan bir sistem

Nükleer santraller, kapitalist sistemin “kârı özelleştirip, maliyet ve riskleri toplumsallaştırma” prensibinin en vahşi örneğidir. Özel şirketler, ancak bu faturayı yüksek elektrik fiyatlarıyla tüketicilerin veya vergilerle halkın sırtına yıkabildiklerinde nükleer santral inşa etmekle ilgilenirler.

Türkiye’nin nükleer serüveni bu sömürü düzeninin çok açık bir resmidir. “Enerjide bağımsızlık” masalıyla sunulan Akkuyu NGS, “Yap-sahip ol-işlet” modeliyle tamamen Rusya’ya ait bir proje. Anlaşmaya göre, proje şirketinin Rus hisse payı hiçbir zaman yüzde 51’in altına düşmeyecek. Üstelik Türkiye, bu şirkete ürettiği elektriğin büyük kısmı için 15 yıl boyunca 12.35 ile 15.33 ABD senti arasında, yenilenebilir enerjinin çok üzerinde korkunç bir alım garantisi vermiş durumda.

Akkuyu ve Sinop ile doymayan rant iştahı, şimdi gözünü Avrupa ve Anadolu ekosistemleri arasında bir geçiş koridoru olan, İstanbul’un havasına ve suyuna can veren Trakya’ya dikti. Hükümetin sır gibi sakladığı 3. nükleer santralin yeri, bölgede yapılmak istenen bir RES projesi ÇED başvurusunun “Nükleer santral sahasıyla çakışıyor” gerekçesiyle reddedilmesiyle fiilen ortaya çıktı.

Kırklareli Kıyıköy-Kışlacık hattında, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nın hemen sınırında planlanan bu proje için sahada ağaç kesimleri, yol açma çalışmaları ve ölçümler başladı. Bu bölge; Trakya Alt Bölgesi 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında “orman alanı”, “tarım arazisi” ve “mutlak içme suyu koruma alanı” olarak tescilli. Doğal bir eşik olan İstrancaların kalbine nükleer santral kurmak; bölgenin yer altı sularını çekmek, deniz çayırlarını sıcak su deşarjıyla yok etmek ve Trakya’nın nefesini kesmek demek aslında!

‘Dinozorların çektiği at arabası’

Dünyanın önde gelen nükleer politika uzmanlarından British Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. M.V. Ramana, nükleer santrallerin iklim değişikliğine “gerçekçi bir çözüm” sunmayacağını söylüyor. Ramana, iddiaların aksine tamamen güvenli bir nükleer reaktör inşa etmenin mümkün olmadığını, nükleer teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle kazaların öngörülemeyen şekillerde gelişebildiği ve sorunların sistem içinde hızla yayılabildiğine dikkat çekiyor. Ramana ayrıca son yıllarda çözüm olarak pazarlanan küçük modüler reaktörlerin daha güvenli, hızlı veya ucuz olacağına dair iddiaları destekleyen somut kanıtların da bulunmadığının altını çiziyor. En azından şu ana kadar inşa edilen örnekler de bu beklentilerin doğrulanmadığını söylüyor.

İklim değişikliğine karşı kaybedecek vaktimiz yokken, ortalama bir nükleer santralin inşası 10 yılı aşmakta. Dahası, nükleer teknoloji kendi atığını temizlemekten aciz. Üretilen yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yüz binlerce yıl güvenle saklanabileceği iddiası ise kuru bir söylemden öte gidemiyor. ABD’de, nükleer atıkları 10 bin yıl boyunca güvenle muhafaza edeceği iddiasıyla kurulan ‘atık izolasyon pilot tesisi’nde (WIPP) henüz 20 yıl bile dolmadan patlama yaşanması, bu vaatlerin ne kadar temelsiz olduğunu kanıtlamakta.

Kamusal ve ekolojik bir enerji

Sınırlı bir gezegende sonsuz büyümenin mümkün olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Doğal alanları, ormanları ve suları nükleer santrallere feda etmek, sadece enerji üretim biçimini değiştirmek anlamına gelir; asıl sorun olan tüketim oburluğunu, çimento ve demir-çelik gibi sektörlerin doğa katliamını ve kâr odaklı büyüme fetişizmini sorgulamaz.

Enerji, bir pazar malı veya şirketler için kâr kapısı değil, en temel kamusal hak olarak görülmek zorunda. Türkiye’nin ihtiyacı, atık üreten, dışa bağımlılığı artıran ve halkın cebini boşaltan nükleer santraller değil, doğayla uyumlu, demokratik bir şekilde planlanan, verimliliği ve tasarrufu merkeze alan kamusal bir enerji politikasıdır.

Dünyanın geleceği, dinozorların çektiği at arabalarında değil, insanlığın, her alanda doğayla uyumlu bir yaşamı kurabilme basiretini gösterip göstermemesiyle çok yakından ilgili görünüyor.

Özer Akdemir

Nükleer hançer!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et