6 Nisan 2026 00:07

Açlık ve karanlıkla terbiye edilmek istenen onurlu bir halkın direnişi

2011 yılında Havana’ya adım attığımda, bir gazeteci olarak beni en çok etkileyen şey, kısıtlı ekonomik koşullara rağmen sokaklardan taşan o inanılmaz yaşam sevinci olmuştu. Bizim İzmir’in Kordon’unu andıran ünlü Malecón sahil şeridinde yürürken, 1950’lerden kalma o eski Amerikan arabalarının egzoz kokusuna karışan okyanus kokusunu, insanların yüzündeki umutlu gülümsemeyi ve “kapısı kilitsiz evler” ülkesinde olmanın verdiği o tarifsiz güven duygusunu bugün bile unutamıyorum.

“Kapısı kilitsiz evler ülkesi” Küba’dan Evrensel’e gönderdiğim ilk izlenim yazısıydı. Gerçekten de başkent Havana’da, Camagüey, Varadero, Vinales ve Guantanamo’da ya da tütün plantasyonlarının etrafına kümelenmiş küçük köy sokaklarında gezerken dikkatimi çeken bir şeydi bu; kapılar da pencereler de ardına kadar açıktı. Küçük odalarda sallanan bir koltuk, tüplü bir televizyon, eski püskü mobilyalar ve tavanda sürekli dönüp duran bir pervanenin dışında pek bir eşya yoktu. Belki çalınacak bir eşya olmadığındandı kapılarda kilitlerin olmaması ya da açık olması. Belki de hırsızlık yok denecek kadar azdı ama sebebi her ne ise, Küba evlerinin kapılarının çoğu kilitsiz, insanlar yoksul ama mutlu idi.

Beyzbol derbisinde ortalık nasıl karıştı!

Havana’dan Guantanamo’ya 1000 kilometrelik yolu eski püskü bir otobüste giderken bir gece konakladığımız, şimdi adını anımsayamadığım bir kentte, turu organize edenler akşam Küba şampiyonunu belirleyecek beyzbol derbi maçına gidebilmemiz için ücretsiz bilet vermişlerdi. Akşam üzeri gittiğimizde stat ağzına kadar dolu idi ancak stadın etrafına da derme çatma tribünler yapılmış, oradan da insanlar maçı izleyebiliyordu. Biz de o tribünde yer bulabildik ancak. Tribünde ellerinde uzun demir çubuklar, bıçaklar, tencere kapakları olan kişileri gördüğümüzde “Eyvah, ortalık karışacak sanırım” dediğimizi anımsıyorum. Ortalık karıştı gerçekten! Maç başlar başlamaz bu kişiler ellerinde getirdiği eşyalarla müzik yapmaya, tribünleri coşturmaya başladılar. Meğer müzik yapmak için taşıyorlarmış o demir çubuk ve levhaları!

Bugün, uluslararası ajanslardan ve Küba’dan gelen son haberler ne yazık ki o gülen yüzlerin yerini koyu bir karanlığın ve çaresiz bir hayatta kalma mücadelesinin aldığını gösteriyor. ABD yıllardır uyguladığı ambargoyu sıkılaştırdı ve Trump Küba’yı işgal edeceğinden bahsetmeye başladı.

Bir halkı açlıkla terbiye etme stratejisi

ABD’nin Küba’yı boğma çabası aslında yeni bir hikaye değil. 1959 Devrimi’nin hemen ardından, adayı jeopolitik arka bahçesi olarak gören Washington yönetimi, kontrolü kaybedince tarihin en uzun süreli ve en acımasız ekonomik ablukalarından birini devreye soktu. 1960 yılında Dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Lester Mallory tarafından kaleme alınan muhtırada aynen şu cümleler vardı; “Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak, parasal ve reel ücretleri düşürmek, açlık ve umutsuzluk yaratarak hükümetin devrilmesini sağlamak...” İşte on yıllardır farklı isimler ve yasalar altında süren bu ambargonun tek ve asıl nedeni budur; bir halkı açlık ve yoksunlukla terbiye ederek kendi istedikleri siyasi rotaya sokmak...

‘Küba diyeti’ ve insani maliyeti

Bu acımasızlığın ilk büyük ve yıkıcı provasını 1990’larda, Kübalıların “özel dönem” dedikleri ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ülkenin tamamen yalnızlaştığı yıllarda gördük. O dönemde dış ticaretinin devasa bir kısmını kaybeden ada halkı, yakıt ve gıda yokluğundan Çin’den ithal edilen bisikletlere binmek zorunda kalmış, ciddi bir kalori kısıtlaması nedeniyle nüfus ortalama 4-5 kilo vermişti. Bu dönemde diyabet kaynaklı ölümlerde yüzde 51, koroner kalp hastalığı ölümlerinde ise yüzde 35 azalma görülmüştü. Ancak bu “zorunlu zayıflama” ciddi beslenme yetersizliklerini de beraberinde getirmiş; özellikle B vitamini eksikliğine bağlı olarak 50 binden fazla insanı etkileyen optik nöropati (görme kaybı) ve yürüme bozukluğu salgınları yaşanmıştı. Tıp dünyası bu mecburi “Küba diyeti”ni, kalp ve diyabet hastalıklarının azaldığı şeklinde akademik makalelere taşısa da; tüm dünya o kitlesel zayıflamanın arkasındaki gerçek dramı çok iyi biliyor.

2026 enerji ablukası ve karanlığa gömülen hayatlar

Bugün ise tablo çok daha ağır ve can yakıcı. Trump yönetiminin 2025’te yeniden göreve gelmesiyle birlikte, Küba’yı “Terörizmi destekleyen devletler” listesine haksızca tekrar ekleyen ABD, Küba’ya petrol taşıyan gemilere ve şirketlere ağır yaptırımlar uyguluyor. Bugün bazı Küba şehirlerinde günde 20 saati bulan elektrik kesintileri sadece evleri değil, Küba’nın o hep onur duyduğu, herkes için eşit ve ücretsiz kamu sağlığı sistemini de vurmuş durumda. Şu an Küba’da tıbbi malzeme, ilaç ve elektrik yetersizliğinden dolayı 11 binden fazla çocuk ameliyat sırası bekliyor.

Bebek ölüm hızı iki kattan fazla arttı

Bir zamanlar gelişmiş birinci dünya ülkeleriyle yarışan o meşhur düşük bebek ölüm oranları, bugün yürek burkan bir noktada. Hastanelerdeki kuvözlerin ve sterilizasyon cihazlarının elektriksizlikten çalışamaması, hamile kadınların yeterince beslenememesi yüzünden bebek ölüm hızı ülke genelinde binde 4.0 seviyelerinden binde 9.9’a, başkent Havana’da ise binde 14 gibi korkunç bir seviyeye fırladı. Yakıt yokluğundan ilaçlama kamyonları çalışamadığı için Dengue, Oropouche ve Chikungunya gibi sivrisinek kaynaklı ölümcül salgınlar hızla yayılıyor. Bir cihazın içinde yüzde 10’dan fazla Amerikan yapımı parça var diye bu cihazın Küba’ya satılmasının yasak olması, hastaların tamamen önlenebilir sebeplerden hayatını kaybetmesine yol açıyor.

‘Pes mi edeceğiz?’

Bu abluka, Küba halkının varoluş hakkına ve kendi kaderini tayin etme egemenliğine yapılmış doğrudan bir saldırıdır. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel’in halkına seslenirken kurduğu, “Fedakarlık yapmazsak, direnmezsek ne yapacağız? Pes mi edeceğiz?” cümlesi, o topraklardaki bağımsızlık ruhunu özetliyor. Küba yönetimi haklı olarak bunun siyasi bir tiyatro değil, bir soykırım ve kolektif cezalandırma olduğunu haykırıyor.

Diplomasinin o soğuk, kimi zaman çelişkilerle dolu ve resmi koridorlarından çıkıp sokağa, halkın ve kitle örgütlerinin arasına karıştığınızda, Türkiye’den Küba’ya uzanan dayanışmanın çok daha sahici, çok daha gür bir sesle yankılandığını duyuyorsunuz. ABD’nin acımasız ablukası sadece devletlerin değil, vicdan sahibi her kurumun ve insanın meselesi.

Elektrik kesintisi nedeniyle ölüm riski altında 30 bin bebek!

Sahadaki insani yıkımın boyutlarını ise en çıplak haliyle José Marti Küba Dostluk Derneği Başkanı Nahide Özkan’ın sözlerinde hissettik. 2011 yılındaki Küba gezimizde, Guantanamo’daki uluslararası “ABD işgalindeki Guantanamo Küba’ya verilsin” içerikli toplantıda tanıştığımız ve Çepeçevre Yaşam için bir söyleşi de yaptığımız Özkan, 29 Ocak’tan bu yana adaya ticari petrol gemilerinin yanaşamadığını ve ablukanın artık açık bir kuşatmaya döndüğünü anlatıyordu. Elektrik kesintileri yüzünden çalışamayan ameliyathanelerde bekleyen 90 binin üzerinde hasta ve kuvözlere elektrik sağlanamaması nedeniyle hayatı risk altında olan 30 bin yenidoğan bebek... Özkan’ın, “ABD’nin haydutluğuna hayır diyebilecek kardeş halkların desteğine ihtiyaç var” sözleri, aslında sadece diplomatlara değil, vicdanı olan herkese yapılmış bir çağrıydı.

Küba halkı, emperyal çıkarlar uğruna Malthusçu bir fakirliğe ve karanlık bir oyunun içine itilmeyi hak etmiyor. 2011’de o sıcak Karayip akşamında, yoksulluklarına rağmen kapılarını kilitlemeye ihtiyaç duymayan, şarkılar söyleyen, rom içerek dans eden o güzel insanların, bugün siyasi hesaplar yüzünden ölüme ve hastalığa terk edilmesine hiçbir vicdan sessiz kalamaz. İnsanlık onuru ve adalet, her ne pahasına olursa olsun bu abluka utancına artık bir son verilmesini emrediyor.

Özer Akdemir

Açlık ve karanlıkla terbiye edilmek istenen onurlu bir halkın direnişi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et