29 Aralık 2025 06:08

Kış kampı

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Denizden de ana karadan da baktığınızda Bozcaada, Ege Denizi’nin Çanakkale Boğazı girişindeki mavi sularında salınan, kuyruğu küçücük kalmış bir balık gibi görünür. Yassı bir tepe, denize doğru hafif bir eğimle iner ve koyu mavi sularda kaybolup gider...

Ege denizinin dinmeyen rüzgarı adanın kaderini de belirlemiştir. Rüzgara açık yamaçlarda makilik ve kırçıl otlar dışında bir bitki yetişmediği için adı da bu yüzden Bozcaada olmuştur.

Adanın çukurda kalmış, rüzgar tutmayan düzlüklerinde yetişen üzüm asmaları kendi cennetlerini bulmuş gibidirler. Öylesine farklı bir üzümdür ki bu ne yaş olarak yemeye doyabilirsiniz, ne şarabına...  

Mayhoş ve şekerli, ıtırlı ve karanfil kokulu, açık yeşil ve sarı... 

Şeffaf teninden içindeki küçük pembe çekirdekleri görünen salkımları ile toprağın ve denizin kekremsiliğini taşıyan bir lezzet... 

“Çavuş üzümü” denir bu üzüme. Rivayete göre Osmanlı ordusundan bir çavuş tarafından Mekke yakınlarındaki Taif’ten getirilip adaya dikilmiş, yetişen üzüm Padişah III. Ahmet’in sofrasına kadar gitmiştir. Üzüm, lezzetine bayılan padişahın buyruğu ile çoğaltılmış, hatta fideleri Fransa Kralı XV. Louis’ye hediye edilmiştir. O da fideleri Parc de Versailles’a diktirmiştir. 

Bozcaada’nın dört farklı üzüm çeşidinden yaş olarak tüketilen en lezzetli üzümü işte bu çavuş üzümüdür. Kuntra ve karalahnadan kırmızı, çavuş ve vasilakiden ise beyaz, açık pembe lezzetli mi lezzetli şaraplar kurulur.  

Adanın her bağında da olmaz bu çavuş üzümleri. Olan bağlardaki üzümler ise temmuz ayından itibaren yenilmeye başlar ve genellikle adayı dolduran turistler tarafından kısa sürede kapış kapış tüketilir. Sadece adanın yerlileri bu üzümden biraz misafirleri ile yemek için biraz da sofralık beyaz şarap kurmak için ayırırlar.  

* 

Odunluk iskelesinin yanındaki sahilde motokaravanını kuzeyden esen soğuk rüzgara siperlik eden Tuğrul, seyyar masasını sulu sepken kar yağışından korunmak için sığındığı tentenin tam altında yerleştirmişti. Yanı başında ateş çukurunun içinde biraz önce attığı kuru odunlar çıtırtılarla yanıyordu. Arada düşen kar taneleri nedeniyle cızlayarak yanan oduna tentenin üzerine vuran yağmurun sesi karışıyor, boynunu kalın kaba kumaştan yapılmış gocuğunun içine gömmüş Turgut, bir elini ateşe uzatıp ısınırken, diğer elindeki çavuş üzümünden yapılmış şarap ile içini ısıtıyordu.  

İyi bir şarap tadımcısı olmakla övünürdü hep. Çavuş üzümünün tadını Mardin’de yediği mezrone cinsi üzümle kıyaslardı sadece. Yine de çavuştaki aromayı, o daha ağza alır almaz kıtır susam taneleri gibi dağılan çekirdeğini, incecik kabuğunu düşündüğünde mezronenin bile çavuşun yanında sönük kaldığını söylerdi herkese.    

Gün ikindiye evrilmiş, Tuğrul şişenin dibini görmüş, ateş çukurundaki odunlara yenileri eklenmiş, kızıl kora kesmiş kütüğün ve hiç acele etmeden aheste aheste yağan yağmurun sesi dinmemişti.

Karavanı kendisine siper olmasa Kaz Dağı’ndan doğru gelen ayazda bu sahilde oturup, karşısındaki gri denizi ve onun ötesinde, sisler arasından silüeti görünen Bozcaada’yı seyretmesi olanaksızdı. Deniz karadan esen soğuk yelle birlikte köpükleniyor, kumsala vuran dalgalar soğuktan sertleşmiş kumların üzerinde ıslak, kahverengi bir iz bırakarak geri çekiliyordu.

Denizle Tuğrul’un karavanı arasında on metre bile yoktu. Yazın olsa karavanını buraya kadar yanaştırması hem kalabalıktan, hem sıcaktan iyice gevşemiş kumlardan mümkün olmazdı ki zaten karavanların kendilerine ayrılmış arsadan sahile bu kadar yaklaşmaları da yasaktı.

Sıkıcı ve soğuk suratlı devlet dairesindeki işinden cuma akşamları hava kararmaya yüz tutmuşken çıkar, bir gün önceden hazır ettiği malzemeleri yüklenmiş kendisini bekleyen Çelebi’sinin direksiyonuna geçip, rotayı Geyikli’ye kırardı. Eğer hasta sayrı değilse, hiç üşenmez hafta sonu için Odunluk İskelesi ile Dalyan köyü arasındaki bu sahile gelir, pazar akşamına, bazen pazartesi sabahın körüne kadar kalırdı.

Sadece sonbahar ve kışın yapardı bu karavanla hafta sonu kaçamaklarını. Yazın, sıcağına ve ondan da beter kalabalığına hiç gelemez, rotayı bu sefer Kaz Dağı’na, Dalak Suyu’na, Radar Tepesi’ne ya da Ağı Dağı’nın ışık geçmez kuytulukları arasında bulduğu kamp yerlerine kırardı.

Yalnızdı Tuğrul. Yalnızlığı kendine bahşedilmiş bir nimet gibi gören ve asla şikayet etmeyen bir yalnızlıktı onunki. İzmir Dikili’deki akrabalarından, ana babasından ayrı ama çok da uzak olmayan birkaç saat mesafede, kendi yaşamını kurmuştu. Bir kere nişanlanmış, şimdi başkasının karısı olan kadından sonra bir daha da nişan, evlilik sözcüklerini onun ağzından duyan olmamıştı. İlk ve son ciddi ilişkisi onda çok acı bir deneyim bırakmıştı. 

Kamu bankalarından birisinde çalışırken özelleştirme sonrası bankada kalmayıp kendilerine tanınan haktan yararlanarak nüfus idaresine memur olarak geçmek, kabusa dönen gönül ilişkisinden kaçmak için bulunmaz bir fırsat sunmuştu kendisine. Çanakkale’ye taşınıp bankacılığın o çekilmez sıradan yoğunluğunu üzerinden attıktan sonra İletişim Başkanlığının boğaza nazır uğultulu ıssızlığında kendisini bulmuş ve bundan da son derece memnun olmuştu.

Boğazın kıyısındaki bu şirin kenti bir ucundan bir ucuna yarım saatte yürüyebileceğini anladığında, kent merkezindeki iş yerinden evine yürüyerek gidip gelmeye başlamış bu da neredeyse artık kullanmaya hiç ihtiyaç duymadığı arabasını satmaya sevk etmişti onu. Otomobilini satmıştı ama hafta sonları kamp yapmak için Bursa’dan, adını Evliya Çelebi’den esinlenerek ‘Çelebi’ koyduğu motokaravanı almıştı. 

Çelebi, aldığında da içi yapılı, yukarı doğru üçgen biçiminde açılabilir tavanı olan bir motokaravandı. Taş yünü ve fiberglas ile yalıtımı yapılmış, çekişi, motoru sorunsuz, yakıtı emsallerine göre idare edecek kadar dertsiz, tasasız bir minibüstü. Birkaç yıldır, senelik izninde 15 günlüğüne çıktığı uzun yol seyahatlerinde kendisini hiç üzmemişti. Karadeniz’in sis çökmüş yaylalarından, Doğu Anadolu’nun fırına girmişçesine alaf alaf yüzüne vuran sıcaklıklarına kadar her hava şartına kahramanca göğüs germişlerdi birlikte. Yaşı 25’i geçen Çelebi’ye bir takım yeni lastik, yeni bir baskı balata yaptırdı mı en az 15 yıl daha birlikte geçirebilirler gibi geliyordu ona.  

Çavuş şarabının son kadehini, bir süredir köz halini alan ateşin üzerine koyduğu ızgarada pişen biberiye ve zeytinyağı ile terbiyelediği bonfileyle yemeyi tercih etti. Yanında süt kaymaklı soka turşusu, bol limonlu roka, tere ve birkaç çeri domatesle süslediği yeşil salata vardı. Masasının bir köşesinde ise ağzı kapaklı küçük bir cam kasede, bu kış kampının en lezzetli yiyeceklerinden birisi olarak ilaç gibi küçük küçük tüketmeyi tercih ettiği çavuş üzümünden yapılan reçel duruyordu.

Ekim ayında, adaya belgesel festivali için gittiğinde almıştı bu üzüm reçelini. Daracık eski Rum evlerinin güzelliğini yansıtan bir sokakta rastladığı tezgahta reçel kavanozunu göz hizasına kaldırıp içine bakarken satıcı kadın “Adanın en lezzetli reçeli o elinizdeki. Çavuş üzümü reçeli. Yapımı zahmetli ancak tadını alınca zahmete değdiğini anlarsınız” demişti. 

Diğer reçellerden daha pahalı olan bu reçel hakikaten kadının dediği gibiydi ve daha ilk kaşıkta böylesi bir lezzeti tatmadığını anlamıştı. Bu aroması çok farklı olan üzümün şarabı da olduğunu öğrendi. Adanın dar sokaklarından birinde bulunan şarap tadım evinde keçi tulumu eşliğinde tattıktan sonra bir kasa sipariş vermişti. 6 şişe şarap daha vardı kasada, çoğu zaman kampta bir şişesi yetiyordu.

İki gündür adaya çalışmıyordu vapur. Hava lodostan esti mi ada vapuru çıkamazdı denize. 

Yemeğin son lokmasını yolluk doldurduğu göbek rakısı ile alıp masayı topladı. Sert soğuk rüzgar iyice artmış, akşamın alacası Ege’nin karanlık sularını daha da köpüklendirmişti. Ateş kutusundaki közü kendi kendine geçmesi için bırakarak on dakika önce düğmesine bastığı, sinir bozucu bir ses çıkararak çalışan webastonun sıcacık yaptığı Çelebi’nin içine geçti.

Yatağına uzanıp televizyonu açtığında o günün yılın son günü olduğu aklına geldi. Herkes yılbaşını kalabalık eğlence mekanlarında, aile, arkadaş ortamlarında geçirmeyi tercih ederken o Çelebi ile Ege’nin kıyısında kendini, denizi, rüzgarı ve geceyi dinlemeyi yeğlemişti. 

Yeni yıldan bir şey dilemedi Tuğrul. Tam gece yarısı karşısındaki Bozcaada’dan fırlatılan havai fişekler gökyüzünü aydınlatırken “Eskisinden kötü olmasın yeter” dedi. 

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et