14 Aralık 2019 04:34

Mekanın sahibi

Paylaş

“Şirkette dört yıldır çalışmaktayım. Müdürle hafta sonu mesaisi yüzünden tartıştık. Ben argo sözler söyledim o da bana tokat attı” diye yazmış bir işçi.

Tuzla Organize Sanayi Bölgesi Norm fabrikasında sendikalaştıkları için işten atılan ve direnen işçiler darbedildiğinde olayı anlatan bir işçi ise şunları söylemişti: “Eylemimizi gerçekleştirirken patronlardan Celal Öğütoğulları, İnsan Kaynakları Müdürü Süleyman Yetişkin ve misafirleri dışarı çıktı. Öğütoğulları, parmağını sallayarak ‘Düdük ve teneke çalamazsınız, sizin için kötü olur’ dedi. Ben de arkadaşımızın elinden düdüğü aldım ve çalmaya başladım. Bunun üzerine bana ‘Allah sizi kahretsin, hepinizin ayağına sıkacağım’ diyerek tehditler savurdu. ‘Aşağılık kadın, pislik kadın seni geberteceğim’ diyerek üzerime saldırdı ve omzuma yumruk attı.” 

İstanbul Esenyurt’ta işten çıkarıldıktan sonra tazminatını alamayan Tekstil İşçisi Reyhan Kara protesto için gittiği şirketin önünde eski patronu tarafından saldırıya uğradı. Başından kanlar akan Kara’nın o anları kameraya yansıdı.” 

Sultangazi’de maaşını isteyen bir işçi 2 işveren tarafından diğer işçilerin önünde dövüldü. 

Kale Kayış patronu Faruk Dağlı ve oğlu, eşleri ve çocuklarıyla kendisiyle konuşmaya gelen işçileri dövdü. 

İzmir’de bir patron, işe geç kalan Suriyeli işçisini dövdükten sonra fotoğrafını çekti ve “Türk’ün Suriyeliye intikamı” yazarak sosyal medyada paylaştı. 

Yaban TV’nin ortaklarından Zafer Türkoğlu, kendisine ait Yaban Store adlı işyerinde çalışan Mutlu Gün’ü sol gözüne yumruk atarak darbetti. 

Samsun’da işçisini duş almadığı gerekçesiyle sobanın üstündeki güğümün suyuyla ıslatan sonra da güğümle döven patron ile, Beşiktaş’ta ünlü bir eğlence mekanının bilet satış bölümünde görevli biri kadın iki çalışanın ayağa kalkmadıkları gerekçesiyle patrondan dayak yemesini de ekleyip örneklere ara verelim.

İşverenin işçiye bizzat şiddet uyguladığı bu örnekler basına yansıyanlardan yapılmış küçük bir seçki. Sorun çözücü ya da diyalog kurmaya yarayan mekanizmaların tahrip olduğu ya da edildiği, çalışma yaşamını düzenleyen kural ve kanunların dengeleyici rolünün zayıfladığı ortamda denetimsiz sınıf öfkesini ancak fiziksel şiddet uygulayarak dindirebilen bir işveren tipi oluştu. Yasaları uygulamak gibi süreç uzatan muameleye tenezzül etmiyor ya da şiddeti, iş düzenlemesinin aynı biçimde sürmesini garanti etmek için var olan kurumlara delege etmeye gerek duymuyor patron. Kendisini temsil eden bütün kurumların yerini, “mekanın sahibi” dolduruyor.

Böylece işyerinde ayarın bozulması durumunda patron adına müdahale aracı kurumların vekaleten yürüttüğü hizalama işini işveren bizzat veya yerine göre maaile icra edebiliyor. 

Sınıf mücadelesinde işverenin şahsi ve keyfi muamelesine kolaylıkla alan açan ise, gücün orantısızlığı. Çoğu bir sendikadan mahrum, yasal güvencelerden yoksun, belirli bir kısmı toplu sözleşmelerde sıfır zam dayatmasını kabul etmeye zorlanan, şimdilerde kıdem tazminatları ortadan kaldırılmaya çalışılan işçi sınıfında ortaya çıkan tepki, bir sınıf mücadelesi yokmuş gibi davranmayı olanaksızlaştırdıkça işverenin kınından çıkardığı kılıç yerine girmiyor; Kozunu açıkça paylaşıyor.  

Genelde tersi olduğu sanılır ama balığın kokmaya başladığı baş işyerindedir. Siyaset oradan doğar. İşçilerle işveren arasında oluşan ilişki devletin ve bürokrasinin kuruluşunu da belirler. Dayak ve şiddet, işçi güçsüzleştikçe şiddeti kendi şahsi varlığına iliştirecek kadar pervasızlaşan işverenin diplomatik sakıncasının kalmamasının sonucudur tamı tamına. Ondan sonrası kısır döngüdür; devlet ve bürokrasideki hiyerarşi işyeri şiddetini katmerlendirir; her ikisi birbirinin uzantısıdır artık. 

Kendisini görünce ayağa kalkmayan şoförü tuvalet önünde oturmaya zorlayan, belediye başkan yardımcısı, stajyer öğretmenlere talimat gönderen müdür, kız öğrencilerin pantolon boyunu ölçen okul müdürü, öğretmen azarlayan vali, zabıta tokatlayan bir başka müdür, düğün, nişan prosedürünü belirlemeye kalkan iki belde belediyesi gibi örnekler yöneticilik pratiğinin şahsileşmesinin, şiddetin de bu şahsileşmenin yanında güçlü bir olasılık olarak belirmesinin gündelik kanıtları sayılır. Düzen artık bilek zoruyla kurulan, sadece yönetici bürokratın düdüğünün öttüğü bir ortamdır.

Bölüşüm düzeninde emekçiye düşen refah payı azaltıldıkça ve buna karşı güçlü bir tepki ortaya çıkmamışsa aracı kurumların ötelenmesinin koşulları da oluşur. Yetki ve otorite irili ufaklı yöneticilerin fiziki varlığında toplanır. Herkes bulunduğu mekanın sahibi, oranın tek adamıdır. Önünde el pençe divan durmasını beklediği emekçi bunu ihmal ettiğinde onu azarlayan, cezalandıran, şiddet uygulayan müdür yaygın bir prototiptir artık. 

İngiltere, Almanya, Fransa’nın katıldığı zirveye Türkiye adına “şahsın” katılması normaldir. Çünkü bu dil, üslup, söylem aşağıda, fabrikada serilmiş Gogol’ün Palto’sundan çıkar. Otoriterizmin menşei örgütsüz işçi ile örgütlü işveren arasındaki düzeysizleşen ilişkidedir.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...