04 Aralık 2019 03:30

Sağır ve dilsiz olmak: Tercih veya tesadüf

Paylaş

Sağır ve dilsiz olmak ile bir tercih olarak sağır/dilsiz kalmak: Böyle bir açmazda Dünya Engelliler Günü’nü hatırladık 3 Aralık’ta yine, yeniden.

Sağlık boyutu ile, mahpuslara sağır ve dilsizi oynamak ile dışarıdaki sağır ve dilsizlere yaklaşımımız toplum ve kamu olarak, ne kadar da benzer: Her ikisinde de heybemizde taşıdığımız bolca ‘yaralı değer’ var.

Beethoven, en güzel bestesini sağırlığında yapmıştı: 9. Senfoni

Ve ‘Seher’ ile Selahattin Demirtaş: Son yılların en güzel Türkçe öykü kitaplarından birisini bu kez bizlerin ‘en sağır ve dilsizi’ oynadığımız mahpushaneden yazdı.

Ve Demirtaş, hasta ve mahpus: Sağır ve dilsiz öykülerinin en iyilerini belki de o yazacak. O hasta, bizler ‘mahpuslara sağır ve dilsiz’...

İşitme engellilerin, özellikle de sağır ve dilsizlerin toplumsal tarihi, ne acıdır ki duyan/gören insanlara göre oldukça farklı. Onlar eğitimden sağlığa dezavantajlılarımız ve toplumsal hayatta var olmanın, insan onuruna yaraşır yaşamanın bedelini ağır şartlarla ödemekte.  Aynen mahpuslar gibi...

Tüm şatafatlı söylemlere karşın Türkiye, sağır dilsizinden ortopedik engellisine tüm yeti yitimi olanlar için adeta yarı açık cezaevi. Sosyal alanları onlar için engelsiz kılmayarak bir anlamda yarı açık cezaevine mahkum ediyoruz hepsini.  

Türkiye’de engelli oranı yüzde 12’nin üzerinde. Toplam nüfusu 82 milyonu aşan bir ülke için yekün çok yüksek: 10 milyon. Bunların iki milyonu işitme engelli.

Ve ülkede mahpus sayısı 400 bini aştı. 12 Eylül 1980’de dahi bu sayı 110 bini geçmemişti oysa. Üstelik denetimli serbestlik, şartlı tahliye ile birlikte toplam sayı bir milyondan fazla.

Kamu ve iktidarın toplum için ‘Görülmez kıldığı’ mahpushaneler, iş sağlığa gelince çıplak kalıyor. Toplumsal, kurumsal reflekslerin gerilediği anlarda aile ve yakın dostlar çürümenin panzehri. Bu bahis sağır ve dilsizlerin tarihi ile benzerlikler gösteriyor. Boşuna değil annesi ile eşi sağır olan Alexander Graham Bell’in onlar için bir şeyler yapmak isterken telefonu icat etmesi.

Bu vesile ile, tedavisi engellenmiş hasta mahpus bedenleri adeta biyolojik silaha evirerek kendilerine karşı işkence aygıtına dönüştüren bir ahvali sorgulama zamanı gelmedi mi?

Buradan hareketle diyebiliriz ki, hasta bir mahpusun ıstırabı/hastalığı karşısında, onun gerek ilaçlara gerekse doktora ulaşımını engellemek bir işkence/kötü muamele yöntemidir. Hasta mahpusların özgürlüklerinden mahrum bırakıldığı cezaevi koşullarında tedavi engeli insan bedenini kendisine karşı adeta biyolojik bir işkence aygıtına dönüştürür. Diğer bir örnekle, işkence için dişleri sökülen bir mağdur ile ağrıyan dişi için hücresinde kıvranan bir mahpusun tedavisinin engellenmesi arasında ağrı/eziyet bağlamında nasıl bir fark olabilir ki?

Kullanımı yasaklanmış biyolojik silahların aslında en yaygın kullanılanı tedavisi engellenmiş hasta mahpusların bizzat kendi bedenleridir. Ve faili ister yönetici olsun ister sağlıkçı insanlığa karşı suç işlemektedir ve özünde bir işkence yöntemi olup zaman aşımı da yoktur.

Benzer şekilde sağır ve dilsizlerin sağlık bağlamında yaşadığı sorunlar, gecikmeler en alasından kamusal ‘kötü muameledir’.

Dün, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’ydü. Selahattin Demirtaş başkanın hastalığı ve mahpushanelerin ahvali bir kez daha bize hatırlattı ki ülkenin en fazla engelli, yeti yitimi üreten coğrafyası hâlâ mahpushaneler.

Sorun büyük, çözümü ise imkansız değil: İnsan kalabilmek yeterli.

Sağlıcakla kalın.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa