05 Haziran 2019 04:00

Ağır işleyecek yeni bir sürecin eşiğindeyiz

Paylaş

Yaklaşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sonucu, iktidar açısından da, muhalefet açısından da kuşkusuz önemli olacak. Ancak, önümüzdeki dönemin dengeleri bakımından ipuçlarını gördüğümüz başka gelişmeler de siyasetin seyri içinde kendisine muhtemelen önemli bir yer bulacak.

Türkiye’nin bir parçası olduğu Suriye’deki gelişmeler ve onunla bağlantılı olarak, hem uluslararası ölçekte hem de Türkiye’nin kendi iç dengeleriyle ilgili atılan ve atılacak olan bazı adımlar bu süreç içinde etkili olacağa benziyor.

AKP iktidarı, Suriye’de Rusya ve İran ile birlikte dahil olduğu sürecin, Türkiye’nin Suriye’deki varlığına zaman içinde son vermeye bağlandığını görerek, sahada ABD ile temasını öncesine göre daha fazla yakınlaştırdı. İdlip’te yaşadığı sıkışmışlık konusunda da, bu gelişmenin etkilerini görüyoruz. ABD Başkanı Trump, Suriye hükümetini ve Rusya’yı, İdlip’te sivilleri öldürmekle suçlarken, Rusya’nın “İdlip’te sorumluluk Türkiye’de” diye karşılık vermesi de bunun bir işaretiydi. AKP iktidarı, İdlip’teki radikal İslamcı gruplarla ilgili taahhütlerini yerine getiremedikçe, ‘onları himaye eden bir güç’ olma baskısı altında daha fazla sıkışıyor. Rusya, İran ve Suriye’nin, İdlip’teki bu grupların varlığına uzun süre tahammül etmeyecekleri gerçeği de, AKP iktidarını yeni formüller aramaya itiyor. Bu arayışın vardığı nokta ise, bölgedeki diğer etkili güç olan ABD’nin planlarıyla da uyumlu bir sürecin içinde olmak. Bunun için de, Suriye Kürtlerine dair ‘kırmızı çizgi’ tespitinin, ABD’nin bu konudaki politikasıyla uyumlu bir bağlam içinde yeniden tanımlanıp kurulması bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor.

ÖCALAN’IN MESAJLARINDAKİ SURİYE VURGUSU

Öcalan ile kurulan temas ve 8 yıl aradan sonra avukatlarıyla görüştürülmesi, bu konuda Bahçeli’nin de AKP ile uyumlu mesajlar vermesi bu bağlamın içinde okunmalı.

Öcalan üzerindeki tecrite ilişkin atılan bu göreli adımda üç faktör etkili olmuştu. Biri, Suriye’deki sürece dair hızla akan gelişmeler, diğeri açlık grevlerinin seçim öncesi iktidar üzerinde yarattığı baskı ve üçüncüsü de İstanbul seçimlerine dair iktidarın, bu pozitif gelişmeden nispi de olsa bir fayda umması.

Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı son iki görüşmeye dair açıklamalarında Suriye vurgusunun kritik bir yer tutmasını da bu bağlamlar içinde okumalıyız.

Ancak hem Öcalan’ın, hem iktidarın çeşitli temsilcilerinin hem de HDP yöneticilerinin vurguladıkları gibi, bu gelişme bir ‘müzakere süreci’ olarak yorumlanamaz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bir ‘sondaj süreci’ olarak yorumlamak daha doğru görünüyor.

Bu arada, Türkiye’nin gündem yoğunluğu arasında, belki birçok kişinin gözden kaçırdığı bir gelişme daha oldu. İnsan Hakları Derneği (İHD) geçtiğimiz hafta bir basın toplantısı düzenleyerek, PKK tarafından alıkonulan asker ve polislerin bir an önce serbest bırakılması için girişimlerin başlatılmasını istedi. Türkiye’nin Kürt sorunuyla bağlantılı çatışmalı tarihini yakından izleyenler, barışa ilişkin olarak katkı sunmak için hep çaba harcayan İHD’den gelen bu tür açıklamaların bir karşılığı olduğunu bilirler. Tam bu noktada, “TSK’nin PKK’ye yönelik operasyonları sürerken ve asker cenazeleri gelirken, yani sert bir süreç yaşanırken, böyle bir gelişme olabilir mi?” diye sorulabilir. Evet, olabilir. Alıkonulan kaç kişinin bırakılabileceğinden bağımsız olarak olabilir. Bunun zamanlamasına ilişkin bir şey söylemek manalı değil, ancak sürecin bu yönüne de göz ucuyla bakıp izleyelim.

HERKES KENDİ DERDİNE ‘ÇÖZÜM’ ARIYOR

Peki, yeni bir süreç başlarsa, bu nasıl bir süreç olacaktır? Bu soruyu yanıtlarken, bir ipucu olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AB ile ilişkiler bağlamının da bir devamı olarak açıkladığı ‘Yargı Reformu Stratejisi’ne bakılabilir. Demokratik beklentileri karşılamaktan uzak ve iktidarın siyaseti dizayn etme yöntemi olarak kullandığı “terörle mücadele” manivelasının, yargıya dair ayağında nispi adımlar... Yeni sürecin ruhunun da iktidar ve genel olarak devlet açısından böyle kurulduğu anlaşılıyor.

İktidar, bilindiği gibi önceki süreci “Milli Birlik ve Kardeşlik Süreci” olarak tanımlıyordu. Olası yeni sürecin de, ‘milli güvenlik’ şemsiyesinin altında tanımlanacağını ve HDP’ye yaklaşımın ‘kriminalize edici’ yönünün ortadan kalkmayacağını öngörmek gerekiyor. Önceki süreçte masanın devrilmesinde, Suriye’de Kürtlerin kazandığı pozisyon ve içeride de sürecin HDP’yi güçlendirdiğine dair saptama etkili olmuştu. Legal Kürt siyasetinin yüzde 10 ve üzerinde bir etkiye sahip olmasının devlet algısındaki karşılığı bir ‘güvenlik sorunu’ oluyor. En azından geçmişten bugüne gelen ve hali hazırda devam eden devlet algısı bu şekilde işliyor.

Bulunduğumuz döneme dair analizlerde, Erdoğan’ın seçimlerde yaşadığı göreli güç kaybını aşmaya yönelik olarak dile getirdiği ‘Türkiye İttifakı’ ve yeni döneme dair hesapları bakımından, MHP engeliyle karşılaştığı sıkça vurgulanıyor. Bu, gerçeğin bir yönünü ifade etse de tüm süreci bununla açıklamak yanıltıcı olur. Örneğin, önceki ‘müzakere’ süreci MHP’nin talebi ya da baskısından ziyade, AKP’nin ve çeşitli devlet kurumlarının yaptıkları tercihten kaynaklanıyordu.

Olası bir yeni süreci tanımlarken adının nasıl konulacağından öte, içeriğini şöyle tanımlamak herhalde yerinde olur: Herkesin kendi derdine çözüm arayacağı bir süreç.

Yani iktidar ve devlet, sürece kendi Suriye ve Türkiye politikası üzerinden yaklaşacak; Kürt siyaseti de yine Suriye, bölge ve Türkiye gerçekliği içinde, önceki sürecin deneyimleriyle adımlarını belirleyecek. Yani Kürt hareketinin de, muhtemelen kendisini daha temkinli ifade edeceği bir süreç olabilir yeni bir süreç. Dolayısıyla önceki sürecin enstrümanları ve ritmiyle bakanların, anlamakta zorlanabileceği, ağır işleyen bir süreç olması muhtemel gözüküyor.

MUHALEFETİN TAVRI VE BARIŞ DENGESİ

Kuşkusuz, yeni dönemde AKP ve Erdoğan, böylesi adımlar atabileceği siyasal bir güç içinde olabilecek mi, diye de sorabiliriz. Ancak, yukarıda tartışmaya çalıştığım yeni dönem projeksiyonu, Erdoğan ve AKP’nin de ötesinde devletin toplamına dair.

Burada muhalefetin tavrının, sürecin niteliği ve demokratik bir özellik taşımasının da teminatı olacaktır. Yoksa kuşkusuz devlet bu süreci, demokrasiyi güçlendirmek açısından değil, içeride ve dışarıda daha güçlü bir devlet olabilmek açısından yürütmek ister.

Şunu da, dünyanın benzer sorunlar yaşayan coğrafyalarının toplamından çıkan bir deneyim olarak bir kez daha hatırlamak yerinde olur: ‘Barış’ ile ‘nihayet’ arasında mutlak bir ilişki kurulamaz. ‘Barış’ denilen şey son tahlilde bir denge durumudur ve her denge yeni gelişmelerle test edilmeye mahkumdur.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa