Türkiye’nin Suriye’de kalma gerekçeleri Suriye Savaşı’ndan eski


29 Ağustos 2018 04:56

‘Yurtta sulh, cihanda sulh’. Atatürk’ün 20 Nisan 1931’de, seçimler dolayısıyla yayımladığı bildirgede kullandığı bu söz, o günden bugüne bir devlet mottosu olarak kullanıldı, kullanılıyor.

Ancak öncesi ve sonrasıyla birlikte okunduğunda, bu sözün Türkiye yönetenleri açısından, Osmanlı’nın dağılmasında sonra zor bela elde kalan toprak parçasının korunması ve yaşatılması amacıyla uyumlu bir parola olarak zikredildiği, onun altında ise ilk fırsatta eski dönemlerdeki gibi hegemonik bir güç olma hülyasının hep yattığı görülecektir. Kuşkusuz bu sözü gerçek içeriğiyle savunanlar da az değildir ancak, Türkiye burjuvazisi ve kritik devlet kurumlarının pratikleri bakımından aslolan bunun çok daha ötesidir.

Uzun yıllardır özellikle Kerkük ve Musul hülyasını ele veren politik söylemlerin çeşitli siyasiler tarafından dillendirildiği biliniyor.

Dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Emre Taner’in, MİT’in 80. yılı vesilesiyle 2007 yılının Ocak ayının başında MİT’in web sitesinde yaptığı açıklama ise, bu konudaki açık bir değişim isteğinin ilanı olarak stratejik bir yerde duruyor. Taner’in açıklamasından bir bölüm şöyle: “Yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir.

Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır.”

Hasan Celal Güzel de, Emre Taner’in bu açıklamayı Başbakan’ın izni olmadan yapmasının mümkün olmayacağını belirterek, şu hatırlatmayı yapmıştı: “Esasen, Başbakan’ın 25 Şubat 2005 tarihinde yaptığı ‘Ulusa Sesleniş’ konuşması, Türkiye’nin yeni diplomatik vizyonunu tespit ediyordu. Konuşmanın sonunda, Başbakan’ın ‘Bütün gayretlerimiz, Türkiye’yi büyüklüğüne yakışır, tarihî birikimine yakışır, insanî zenginliklerine yakışır bir küresel güç hâline getirmektir’ ifadesi, son dönemde ilk olarak Türkiye’nin önüne uzun vâdeli ‘millî hedef’ koyuyordu.” (Radikal, 09.01.2007)

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İlnur Çevik’in, 31 Mart 2018 günü, CNN Türk canlı yayınında, “50 küsur şehit var, eğer biz o şehitleri vermeseydik” diyerek Türk müteahhitlerin Suriye’deki pastadan büyük pay alacağını söylemesi, aynı devlet ve egemen sınıf aklının ekonomi politiğinin bir ifadesiydi.

Tüm bunlardan sonra, 2018 bütçesinde ödenekleri artan kurumlar arasında, Milli Savunma Bakanlığı’nın yüzde 41 ile birinci sırada yer alması, savunma ve güvenlik ile ilgili kurumlara başlangıç ödeneği olarak 92 milyar TL ayrılması sadece tamamlayıcı bir unsur oluyor.

Ve ABD ile yaşanan gerilimli süreçte, Türkiye’nin uzun yıllardır silah aldığı ülkeler arasında hep ön sıralarda yer alan Almanya ile silah anlaşmaları hız kesmeden devam ettiğini de unutmayalım.

Almanya’da Sol Parti’nin Federal Meclis’e verdiği soru önerisine Ekonomi Bakanlığının geçtiğimiz ay verdiği yanıta göre, Angela Merkel’in başbakanlığındaki yeni hükümetinin iş başı yaptığı 14 Mart 2018-30 Haziran 2018 tarihleri arasında Alman Hükümeti, Türkiye’ye 418 bin 279 avro değerinde toplam 5 silah ticaretine onay verdi. Almanya, Türkiye’nin Afrin’e başlattığı operasyona denk gelen 1 Ocak 2018-13 Mart 2018 tarihleri arasında ise Türkiye ile 9,7 milyon avro değerinde 34 silah anlaşmasına onay vermişti. Geçtiğimiz yıl ise Berlin yönetimi Ankara ile 34 milyon avro değerinde 138 silah anlaşması yapmıştı.

Türkiye’nin Afrin’e yönelik askeri operasyonu sürerken, operasyonda Alman üretimi Leopard 2 tanklarının kullanıldığının ortaya çıkması Alman kamuoyunda Türkiye’ye yapılan silah ihracatına ilişkin bir tartışma başlatmıştı. Ancak devletten devlete ilişkilerin bu tartışmaların üzerine çıktığı son anlaşmalarla da bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Yani Türkiye Suriye sahasında kalabilmek için, ağır bir kriz fırtınasına doğru yol alırken de, silah alımından geri durmayan bir ilişki zemininde hareket ediyor.

Ve tüm bu tablo içinde, Türkiye yönetenlerinin içeriyle de bağlantılı olarak zikrettikleri ‘Kürt tehdidi’ gerekçesinin Suriye sahasında kalabilmenin, bir manivelası olarak görüldüğünü uzun uzun anlatmaya gerek var mı?

Yine, ‘Türkiye işi bitince Suriye’den çıkar mı?’ sorusu da bu tarihsel bağlam ve hedefler içinde yanıtlanabilir: Kalabilmek için yapabildiği kadar direnecektir.

www.evrensel.net