Kafa karışklığı


24 Şubat 2011 22:17

Kafalar bilerek karıştırılıyor; bilerek bilgi kirliliği yaratılıyor…
Cezaevlerinde 60 gazeteci var, ama hiçbirisi “gazetecilik faaliyetleri”nden dolayı suçlanmıyormuş!
Onlar, terör örgütü üyesi olmak ya da terör örgütü propagandası yapmak iddiasıyla tutuklanmışmışlar.
O halde, yargılamaların sonucu beklenmeliymiş, beraat ederlerse masum oldukları anlaşılırmış, ama mahkum olurlarsa da cezalarını çekmeliymişler!
Yargıya güvenimiz sonsuz elbette, ama “Tutuklamaların yargısız infaza dönüştürüldüğü” iddiası, bu haksız suçlamalar ve uzun yargılamalar gerçeği karşısında söylenir oldu.
***
Kafa karışıklığından kurtulmak için bazı konulara açıklık getirmekte yarar var…
Adalet Bakanlığının 26 kişilik cezaevlerindeki gazeteciler listesine baktığımız zaman “Adam öldürmeye azmettirmeden” (öldürülen Gazeteci Cihan Hayırsevener davası), “cinsel tacizden” (Hüseyin Üzmez vakası) ya da “hırsızlıktan” yargılanan isimleri görebilirsiniz.
Ama Gazetecilere Özgürlük Platformunun 60 kişilik listesinde bu tür adli vakalar yer almaz…
Her birey hakkında “terör örgütü” üyeliği ya da “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma ve dava açılabilir. Haklı ya da haksız, her yurttaş hakkında bu tür suçlamaların yapılması, geçmişte olduğu gibi günümüzde de mümkündür…
Ama sıradan bir yurttaş hakkında “Basın ve yayın yoluyla terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla dava açamazsınız.
Aynı iddiayla tutuklanan basın mensubunu, hakkında uygulanacak cezayı, suçun ağırlaştırıcı nedeni olan “Basın ve yayın yoluyla işlendiği” gerekçesiyle üçte bir oranında artırırken “gazeteci” saymak, ancak cezaevlerindeki basın mensupları hesabında “sıradan bir suçlu” olarak kabul etmek, tam anlamıyla kafa karıştırmaktır!
Cezaevlerinde, “Terör örgütü üyeliği ve terör örgütü propagandası” iddiasıyla tutuklu bulunan tüm gazetecilerin durumu budur.
Tümüyle “gazetecilik faaliyetlerinden” dolayı yargılanmaktadırlar.
Cezaevlerindeki gazetecilerin yazdıkları haberler; meslek örgütleri olarak eleştirdiğimiz kanun hükümlerindeki muğlak kavramlar nedeniyle “Terör örgütü propagandası” ya da “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” olarak yorumlanmakta, bunun devamında da tutuklanmalarına gerekçe gösterilmektedir.
***
MÜSİAD Eski Başkanı Erol Yarar ile HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu, 16 Şubat 2011 tarihinde Habertürk televizyonunda Gazeteci Balçiçek Pamir’in sunduğu “Karşıt Görüş” programında tartıştılar.
Bekaroğlu, İslami burjuvazinin, biraz eli para tuttuktan sonra “eski mahallelerinden” ayrıldıkları ve yeni kurdukları sitelerde yaşamayı tercih ettikleri tespitini yaptı. MÜSİAD üyesi kaç iş yerinde sendikanın bulunduğunu soran Bekaroğlu’na, Erol Yarar’ın yanıtı “Ne İslama ne de kanunlara göre sendika üyeliği zorunlu!” oldu.
Erol Yarar, daha da ileri gitti, “Tahrik ediyorsun” diye kendi sınıfının çıkarlarını özetledi!
İslami burjuvazinin temsilcisinin, Bekaroğlu’na yönelttiği suçlama neydi?
Müslüman işçiyi, İslami burjuvaziye karşı tahrik etmek!
Yani, kanuni ifadesi “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”…
Öyle ya, işçisi ve işvereniyle hepimiz aynı halkız… Ama halkın bir kısmının öteki kısmını sömürüp semirmesi, yani asıl saik değil de, bu durumu tespit edip eleştirmek “tahrik suçu” sayılıyor…
Eleştiren aydınları suçlamak ne kadar kolay, değil mi?
***
1970’li yıllarda, bu ülkenin aydınları ve gazetecileri “komünizm propagandası” suçlamasıyla gençliklerini cezaevlerinde geçirdiler.
“Komünizm propagandası” 21’inci yüzyılda yerini “terör örgütü propagandasına” bıraktı!
İslami burjuvazinin temsilcisi olan siyasi iktidar, Nâzım Hikmet’in vatandaşlık hakkını iade etti, bu büyük şaire yapılan haksızlıklardan dolayı özür diledi; 1970’li yıllardaki katliamları hatırladı; 12 Eylül döneminde idam edilenler için günah çıkardı; kendi döneminden önceki faili meçhul cinayetlerin ve kayıpların varlığını kabul etti.
Bir başka muhafazakar siyasi iktidarın, 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde yapılan hukuksuzluklardan dolayı özür dilemesi için yeni acıların çekilmesi, 50 yıl daha beklenmesi mi gerekiyor?
Biz gazeteciler, Kuzey Afrika şeridindeki hareketlerden cesaret alarak, mesleki dayanışmamızı güçlendirmeli, siyasi görüşlerimizi bir yana bırakıp, meslektaşlarımıza yönelik her türlü baskıya karşı birlikte hareket edebilmeliyiz.
Tutuklamalara karşı da direnebilmeliyiz, işten atmalara karşı da!
Meslektaşlarımızın, aralarındaki fikir ayrılıkları çerçevesinde, birbirlerini özgürce eleştirebilecekleri, kendi aralarındaki hoş polemiklerle özgürce tartışabilecekleri bir ortamın oluşabilmesi için hepimiz özgür olmalıyız!
Hep birlikte içeride değil, hep birlikte dışarıda kalmalıyız!
İlla ki, siyasetçilerin kafa karıştıran müdahalelerinden arınmış olarak…

evrensel.net
www.evrensel.net