21 Şubat 2014 00:07

Reha Erdem’in son filmi ‘Şarkı söyleyen kadınlar’

Reha Erdem’in son filmi ‘Şarkı söyleyen kadınlar’

Fotoğraf: Envato

Paylaş

Her şey naylondandı,     o kadar.
Kendine özgülüğüyle tanınan yönetmenlerden Reha Erdem, bir önceki filmi Jîn’de, çizgisinin dışına çıkan bir iş yapmıştı. Çoğunlukla gerçek olana benzemeye çalışmayan tuhaf dünyalar kurarak insanın derinliklerine inmeye çalışan filmleriyle tanınmıştı çünkü. O kez, son derece gerçek ve güncel olan Kürt meselesine ilişkin bir öykü anlatmayı denemiş, bir gerilla kadının dağdan inince başına gelenlerle ilgilenmişti. Kurduğu dünyanın Kürdistan dağlarına benzememesi beklenebilirdi ama neden asker olmayan bütün erkeklerin tecavüzcü olduğu ya da dağa neden çıkılıp neden dağdan inildiği gibi soruları cevapsız bırakmıştı belki. Yine de, barış için, başkahramanın bir gerilla kadın olduğu bir film yapmıştı. Bir önceki filmi Kosmos’un kahramanının bilinmeyen bir şehre gelen, ne yaptığı belli olmayan, birilerini iyileştiren, birilerini hasta eden, deli deli konuşan ve bağıran bir tür ermiş olduğu düşünülürse, epey farklıydı.
Son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar, Kosmos’la daha yakın akraba bir kere. Kurulması çok zor olan masalsı denge ise, özellikle Jîn’den bu yana kaymış olmalı ki, bu kez seyirciyi büyülemekten epey uzaklaşıyor. Filmin atmosferi gibi böyle bir film için elzem olan unsurlar hiç tutmuyor ve yer yer kendi sinemasının parodisini yapıyor gibi bile görünüyor.
Konusundan söz ederek derli toplu bir film hakkında konuştuğumuzu var sayalım. Yer, depremi bekleyen ve her geçen gün boşalan bir ada. Adada yaşadığını gördüğümüz, ilk sahnede anlatıcının Allah’ı gören kullardan olduğunu söylediği, her şeye sabır ve anlayışla yaklaşan Esma, yanında çalıştığı huysuz ihtiyar Mesut, Mesut’un aksiliğini paylaşan doktor arkadaşı, ormanda kaybolmuş ve ürkek Meryem, salgın bir hastalığa yakalanan atlar, bir de arada sadece Esma’ya görünen geyik var. Hasta olduğunu öğrenince arasının kötü olduğu babasına sığınan Adem ile arkasından gelen ayrıldığı eşi sonradan kadroya katılıyor ve giderek ıssızlaşan adada mahsur kalanlar arasına ekleniyor. Esma’nın Meryem’e sahip çıkıp Adem’i iyileştirmek gibi işlerinin yanı sıra, her sohbeti şarkıya çevirme huyu filme adını veren manzaraların ortaya çıkmasını sağlıyor. Ada ormanlarında, doğaçlama çocuk tekerlemelerine benzeyen şarkılar söyleyerek dans eden kadınlara karışıyoruz.
Kosmos’un Battal’ı diyordu ki, “Rüyaların çokluğunda ve söz çokluğunda, boş şeyler vardır.” İncil’den alınan bu cümle, en çok bu Reha Erdem filmi için açıklayıcı. Rüyaların çokluğu Reha Erdem gibi bir sinemacının tercihi oldu zaten, söz çokluğu da metafiziğe merak sardığından beri onunla, ama Şarkı Söyleyen Kadınlar’da o kadar bir yere varmaktan uzaklar ki “boş şeyler” olarak görünmemeleri pek mümkün değil. Art arda dizilmiş dini vaazlar, ne arası bozulan baba oğulu, ne tacizci adamları, ne şarkı söyleyen kadınları izah ediyor. Üstelik, örneğin Kosmos’taki gibi uhrevi bir atmosfer kurulup da kutsal kitaptan alınmış gibi duran sözleri daha düşündüren bir edayla söylemek mümkün olmayınca, seyirciye sonu gelmeyen bir yabancılaşmayla boş şeylere bakmak kalıyor.  Geyik, sadece diğerlerinden farklı olduğu için tanrıyı gören, onunla konuşan ve başkalarının anlamadığı birilerine değil, seyirciye de görünseydi, o hepimizin Geyikli Gece’si olurdu. Bir yenilginin resmi gibi boynunda kayıp oğlunun fotoğrafını taşıyan kayıp annesinin aczine itiraz etmek o zaman daha anlamlı olurdu. Kıyamet misali deprem korkusu da, erkekçe saldırganlık da, kadınca bilgelik de, ölüm de hayat da, şarkılar da öyle. Dağınık ve bağlantısız bir metafiziğin aralarına serpiştirilen şarkılı bir çocukluk rüyası olarak Şarkı Söyleyen Kadınlar için denebilecek ise, olsa olsa, Turgut Uyar’a saygıyla, “Her şey naylondandı o kadar”.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa