Müsaadenizle, biraz Cengiz Özkan
Eski bir hikâyedir: Üniversitenin biri “deve” hakkında beynelmilel bir yarışma açmış. Çeşitli milletlerden başvuranlar olmuş. İngiliz araştırmacı, kıtaları gezmiş ve Deve ve Dünya adlı bir kitap yayınlamış. Fransız, Deveye Dair diye varoluşsal, spritüel bir yazı yazmış. Alman kütüphaneye kapanmış, içinde deve kelimesinin geçtiği bütün kitap ve makaleleri tarayan on ciltlik bir bibliyografya çıkartmış. Türk de hemen kaleme sarılıp yazısının başlığını atmış: Deve ve Türkiye Meselesi.
Az gelişmiş ülke aydınının gerçeği budur işte; her şeyi illa memleket meselesine bağlayacak! Deve bahane, memleket meselesini konuşacak!
Hele ki şu günlerde, mutlaka böyle olacak. Gündem öyle ağır, öyle baskın ki, herhangi bir konuda bir şeyler yazmak için klavye başına oturduğunuzda ya heves ettiğiniz konudan utanç duyuyor, “Bunca şey yaşanırken, sırası mı şimdi!” deyip vazgeçiyorsunuz, ya da ne yapıp edip mahcubiyetinizi gidermek için ele aldığınız konuyu bir şekilde memleket gündemine bağlamaya çalışıyorsunuz.
Cengiz Özkan, yeni bir türkü albümü yayınladı, ismi “Hatıra”. Öyle güzel ki! Bu vesileyle Özkan hakkında konuşmak, bir şeyler söylemek istiyor insan. Ama işte memleket gündemi! O her şeyin üzerinde, her şeye baskın geliyor. Yazının başlığını hikâyedeki gibi atası geliyor insanın: Cengiz Özkan’ın Yeni Albümü ve Türkiye Meselesi.
Bu işin şakası tabi. Ama ciddi olarak şunu söyleyebilirim: Şu yolsuz, adaletsiz günlerde yeni bir Cengiz Özkan albümünün çıkıp gelmesi bir şans. Neredeyse nefessiz kaldığımız bir anda derin bir soluk aldırıyor; hep çöllerde geçen yolculuğumuzda bizi çiçekler içinde yemyeşil bir bahçede ağırlıyor. Hemen bırakıveriyoruz kendimizi, oh! Ve sonra, nasıl oluyorsa, birdenbire bu dünyada bizi iyi şeylerin beklediğine inanıyoruz. O yüzden şimdi müsaadenizle biraz Cengiz Özkan.
Cengiz Özkan’ı bilen bilir. Pürüzlü sesinde cana yakın bir güzellik, içe kazınan bir sahicilik vardır. “Ses telleri gırtlağında değil, yüreğinde” derler onun için. Belki bu yüzden, kolaylıkla tanınabilen kendine has bir sestir o. Söyleyiş tarzı tevazu ile yüklüdür. Gürültücü müzik endüstrisinin ses ve saz azmanlığından, seda ve nağme müsrifliğinden uzakta, sade ve gösterişsiz söyler türkülerini. Son albümü “Hatıra”da türkülerini yine “yeni doğmuş bir bebeği taşır gibi” özenle, usul usul söylüyor. Galiba onun özgün başarısı bu gösterişsizliğinde; bu sayede çalıp söylediği her ezgiyi çok yüce duyguların sahici ifadesine döndürebilmesinde. Sesinin sadeliğinde, yorumunun sahiciliğinde dolaysız insanı açığa çıkaran bir çıplaklık var.
Türküleri daha önce hiç söylenmediği kadar güzel söylüyormuş gibi geliyor insana. Şüphesiz bunda bağlama çalıştaki ustalığının da payı var. Başka sazlardan, başka seslerden daha önce dinlediğiniz türküler onun sazında onun sesinde yepyeni bir duyguya bürünüyor. Söylediği her türkü, gösterişsiz ve mütevazı yorumuna rağmen, kulvarındakilere hiç benzemeyen bir nağme oluyor.
Kapılıp gitmemenin mümkün olmadığı bir vecd ile söyler türkülerini. Mest eder. Fakat o vecd hali, mest eden o yorum, asla kendinden geçmiş bir çalıp söyleme değildir; müthiş bir disiplin (ve bilenlerin söylediğine göre, ideal bir müzikal doğruluk) vardır o yorumda. İnce ince işlenmiş müzik, kendi içinde, bir dervişle bir mühendisi birleştirmiş gibidir.
Özkan’ın en yaygın şekilde dinlenen müziğinin Alevi türküleri, nefesler ve deyişler olduğu doğrudur. “Hatıra” albümü de ağırlıklı olarak bunlardan oluşuyor. (Ama benim bir numaramın “Fırın Üstünde Fırın” adlı Konya türküsü olduğunu söylemeliyim, o nasıl güzel bir türkü öyle, o nasıl bir düzenleme, nasıl bir yorum! Dinlemeye doyulmuyor. Buna bir de “Sarıca da Buğday Danesin” adındaki Muğla türküsünü eklemeliyim.) Dinleyicilerinin büyük bölümünün zevkleri açısından bu konuda, yani Alevi türküleri konusunda, daha az nitelikli müzik de benzer bir beğeniyi yaratır ve kabul edelim ki gerçekte aynı dinleyici kitlesi üçüncü beşinci sınıf türkücülerden de hoşlanmaktadır.
Bu zevk ve beğeninin kökeni belli: Bugün İstanbul’da Büyükçekmece ve Avcılar’dan başlayıp Kadıköy ve Maltepe’ye uzanan geniş yüzeyde Mikronezya takım adaları gibi yayılmış sayısız “türkü bar” adacıklarında yaşayan belli bir türkü tarzı var. Daha az nitelikli müzikten, üçüncü beşinci sınıf türkücülerden hoşlanan kitle oralarda yetişti. Sadece müzikal bir eğlence trendi değil, hızlı kentleşme, politik hayal kırıklıkları ve kimlik arayışlarıyla tetiklenen derin sosyolojik bir fenomendir türkü barlar, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi, çalışılması gerekir, burası ayrı. Klasik pavyon ya da gece kulüplerinden farklı olarak kendine özgü bir müzikli eğlence formu yaratmış olan bu adacıklarda dinleyiciler rakı ve bira içip, bağlama eşliğinde söylenen türkülerle ağlayıp coşuyor. Zevkler ve beğeniler, birinden diğerine hızla geçilen bu ağlayıp coşmalarla biçimleniyor.
Resitaller ve senfoni orkestralarıyla konserler veren Cengiz Özkan, evet, eskisi kadar olmasa da türkü barlarda da söylüyor. Ve evet, belirgin bir yoğunlukla Alevi türküleri de söylüyor. Ama esasen bu kitle için söylemiyor. Alkıştan, naradan inleyen o barlar, Cengiz Özkan’ın en iyi performanslarını nadiren ortaya çıkardılar. Onu sadece oralarda, masa sohbetleri ve çatal bıçak sesleri arasında dinlemiş olanlar, sazının ve sözünün kendi ortamında çalıp söylerken neye benzediğini bilmezler. Nihayetinde türküler, salt rakı/bira içip halay çekmeye eşlik edecek bir ses kümesi değil, kendi içinde derin, simgesel ve anlamlı bir şey.
Ama şunu de belirtmek gerekir ki, Türk halk müziğinin (türkü barların da dahil olduğu) eğlence endüstrisi içinde hızla evrilmesi, ikinci ve üçüncü kuşak türkü dinleyicilerinde müzikal arkeolojiye, türkünün köklerine yönelik bir merak ve beğeni de yarattı. Cengiz Özkan’ın özcü ve sade yorumları bu merak ve beğeniyi de tatmin ediyor. Bağlama üslubunda “kökler”e bağlılığının etkisi biliniyor zaten. Ama kendinden sonra bağlama çalıp türkü söyleyecekler için kalıcı bir model olmaya yetip artacak kadar da özgün ve yeteneklidir Cengiz Özkan.
Onun türkü kariyeri, Türkiye’de Türk Halk Müziği’nin gelişiminin çatısı altındadır ama o çatıyı da zorlar. Kuşkusuz, Özkan kendi çağının müzikteki (sadece türkü değil, herhangi bir müzikteki) büyük başarılarından biridir. Ama kendisi (fevkalade bir tevazu ile) bunu açıkça sunma isteksizliğinde olmuştur hep. Saygı duymak zorundayız.
Türkü düzenlemelerinde de kendini göstermenin peşine hiç düşmemesi bundandır; kendisini bir virtüöz olarak öne çıkaracak bir düzenlemenin peşinde hiç koşmuyor. Aksine, ezgiyi bütünleyen sazlara yeterince alan bırakmaya bilhassa özen gösteriyor. Bu nedenle herhangi birinci sınıf bir müzisyenle -fevkalade- birlikte çalabiliyor. Hatta bu müzisyenler, Erol Parlak, Giray Hafiftaş, Çetin Akdeniz, Tolga Sağ gibi, bizzat kendi çalgısının diğer ustaları da olabiliyor. Bu bir araya gelişlerde o isimlerin hiçbiri başı çekme ya da kendini zorla kabul ettirme hevesi içinde olmuyor; çünkü birbirlerinin yeteneğini ve ustalığını baştan kabul etmiş müzisyenlerden oluşan topluluklar oluyor bunlar. O yüzden, Cengiz Özkan’lı buluşmalar, bir olgunluk olarak, sadece sazdaki ve ezgideki potansiyelin açığa çıkarılmış olmasıyla sonuçlanıyor. Onun müzikal düzenlemelerinin amacı budur zaten, sadece türkünün kendi davasına hizmet ederler, yüzeysel arayışlara değil. Melodi ustasıdır Özkan, harmoni oyunları ilgisini çekmez. Türkü tutkunları da türkü hakkında pek bir şey bilmeyenler de Cengiz Özkan’ın müziğini dinlediklerinde türküyü fark etmekte güçlük çekmezler.
Sanatta, temsil ettiğinden fazlasını önermeyen her dokunuş hatalıdır derler. İster sesi ister sazı ister düzenlemeleriyle olsun, Cengiz Özkan’ın türkülere yaptığı her dokunuş müzikal alanda temsil ettiğinin fazlasını, müzikal önerileri aşan başka bir şeyi daha önerir. Hani dedik ya “onu dinlerken dünyada bizi iyi şeylerin beklediğine inanıyoruz” diye, işte o sözlerin bahanesi tam da buydu: Cengiz Özkan’ın türküleri, mutlulukları erteleyen, dert üstüne dert koyan yalan dünya karşısında başı dik bir hüzün, ağırbaşlı bir neşe önerir. Bu yönüyle, umuda teselli, teselliye de umut verir.
Sözün özü, Cengiz Özkan’ın müzikal dünyasında duyularımız müzikten istediği her şeyi alır. Şu can sıkıcı dünyada, ara sıra, başka hiçbir şey yapmadan Cengiz Özkan’ın albümlerini dinlemeye adanmış bir günün iyi geçirilmiş bir gün sayıldığı ezoterik dünyaya sığınmakta fayda var.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et