Kıyamet alameti
Çarşamba günü İsrail’in Tel Aviv kentinde görülen yoğun karga ve kuzgun sürüleri, sosyal medyada “kıyamet alameti” olarak yorumlandı. Uzmanlar, bu tür kuş hareketlerinin mevsimsel değişiklikler, göç yolları ve çevresel faktörlerle alakalı olabileceğine işaret etse de, şehrin çeşitli noktalarında gözlemlenen kuş sürülerinin sayısındaki artış, dini metinlerde, özellikle Eski Ahit’te geçen bazı ifadelerle ilişkilendirilerek, “kıyamet günü alameti” olarak köpürtüldü. Bu, Musevilikteki “ebedi kurtuluş” ve “Mesihçi kefaret” inancına göre iyi bir şeydi, zafer çok yakındı.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, ilk günden beri böyle mitolojik, dinsel bir manaya büründürülmeye çalışıldı zaten. İlk günden itibaren İran’a yapılan saldırının “Armageddon”, yani iyilik ile kötülük arasındaki son büyük savaş olduğu söylendi; Tanrı’nın iradesiyle kötülüğün kesin olarak yenilmesi an meselesiydi. Yine saldırının yedinci gününde Evanjelist rahipler, Trump’ı Oval Ofiste dualarla kutsadılar, vs.
Kıyamet beklentisi ve dünyanın sonundan önce adaletin hüküm süreceği “bin yıl” inancı, sadece dini bir akide olarak kalmamış, tarih boyunca pek çok siyasal hareketlenmelere ideolojik bir çerçeve sunmuştur. 16. yüzyılda Alman ve Protestan isyancı Thomas Müntzer’den, 17. yüzyılda Oliver Cromwell üzerinde etkili olmaya çalışan İngiliz radikal dindarlarına, İslam coğrafyasının bitmek bilmeyen mehdilerinden, Führer’in “bin yıllık imparatorluk” (Tausendjähriges Reich) söylemiyle kurulan Üçüncü Reich’ına kadar pek çok tarihsel olayın ideolojik kurgusunda önemli yer işgal etmişti. Hicri onuncu yüzyıl, yani Kanuni ile biten 1500’ler, Osmanlı’da da çok belirgin bir “kıyamet” ve “bin yıl” gerginliği yaratmıştır. Bu “sonun başlangıcında” dünyayı adalete kavuşturacak bir cihan hakimi beklentisi doğmuştu. Kanuni’ye yakıştırılan ve bir zamanlar kudretli Timur için kullanılmış olan “Sahib-kırân” (yıldızların kutlu bir diziliminde doğan dünya hakimi) ünvanı, onun sadece bir sultan değil, kıyamet öncesi dünyayı birleştirecek “evrensel hükümdar” olduğu iddiasını da güçlendirmişti. Kanuni’nin Avrupa seferleri ya da kendisini “Roma İmparatoru” (Kayser-i Rum) olarak görmesi (ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarlken’e meydan okuması) sadece askeri strateji değil, Hicri 1000 yılından önce Roma’nın düşeceği ve İslam’ın dünyaya hakim olacağı inancının bir parçasıydı. (Ne var ki, 1592 yani Hicri 1000 geçilip kıyamet kopmayınca, Osmanlı’da bir “hayal kırıklığı” ve bunun ardından duraklama döneminin sorgulamaları, nasihatnameler başladı.)
Kıyamet, dünya halkları için hukuki bir umut olmuştur. Zalimlerin ve adillerin bir arada bulunacağı “mahşeri kalabalık”, zalimlerin (Ebette adillerin ebedi zaferini görsünler diye) kendi utanç ve zilletlerine uyandıkları o büyük “yargı günü” inancı, yeryüzündeki adaletsizliğe duyulan öfkeyi yatıştırmada büyük rol oynamıştır; peygamberlerin politik vaadi, nihayet o gün gerçekleşecektir. Tüm İsrail halkı değil ama belli ki soykırımcı siyonistler kuzgunlarda Musa’nın vaadini gördüler.
İsrail’in Tel Aviv kentindeki kuzgunları bilmem ama, bugün bir kıyamet alameti varsa şayet, bu da İran’ın Minab kentinde yaşları 7 ile 12 arasında değişen 168 ölü kız çocuğudur.
Katliam “teknik bir kaza” olarak açıklandı, bir yapay zeka kazası! Bu bir açıklama değil. Kendi başına tekniğin hiçbir şeye kudreti yoktur, kazaya bile. Ernst Bloch’un “Teknik kazayla kapitalist kriz, kapitalist krizle teknik kaza arasında bir akrabalık bulunur” sözünü hatırlamak gerekir. Dünyamız bu hipotezin doğruluğunu kanıtlayan olgularla doludur, İran’ın Minab kentindeki katliam da bunlardandır. Kapitalizmin küresel krizi, İran’da kazaların en korkuncuna, savaşa yol açmıştır. Yapay zekanın yaptığı o “hata”, savaş teknolojisinin en ileri ürünlerini kullanan sermayenin hatasına eklenmiş “ilave hata”dır.
Kendi başına teknikten kötülük beklemek -iyilik beklemek kadar- anlamsızdır zaten. Çünkü teknik dediğimiz şey, bilimsel gelişmelerden kendince fayda sağlamak isteyen kapitalist devlet ve piyasanın hesabına ve işine geldiği için üretilmiş ürünlerden ibarettir daha çok. Herkes bilir ve kabul eder ki, bilimin teknolojiye dönüşümünde, devletin ya da piyasanın yararlanacağı (savaş sanayisi, denetim ve güvenlik sistemleri ya da mobil telefon, kişisel bilgisayar gibi) teknolojik ürünlere yatırım yapılır. (Ekonomi Nobel’i bu yıl, teknolojik yeniliklerin ekonomiye uyarlanmasına dair çalışmalara verildi, hatırlayalım; Nobel alan “yaratıcı yıkım” argümanı, vahşinin de vahşisi bir kapitalizm ideolojisi içeriyordu.)
O yüzden, teknik ilerlemenin hangi sınıfa nasip olduğu ve o sınıfın küresel konumu hesaba katılmazsa, teknik ilerlemelere yapılan bütün tezahürat boşunadır. Nazilerin “En kısa zamanda en fazla Yahudi’yi en maliyetsiz şekilde nasıl öldürürüm?” sorusuna cevaben geliştirilen gaz odaları kadar, ABD ve İsrail’in “En hızlı şekilde en fazla İranlıyı en az maliyetle nasıl öldürürüm?” sorusuna cevaben fırlatılan balistik füzeler de teknik ilerlemenin burjuva toplumunun efendilerine nasip olduğunu göstermektedir; her ikisi de kapitalist tekniğin demonik-grotesk çirkinliğini temsil eder.
Savaşın şiddeti, kesin olarak, burjuva toplumunun bir görünüşüdür; savaşın yaydığı yıkım ve ölüm, burjuva makine dünyasının ürünüdür. Burjuva makine dünyasına karşı makinenin sosyalist kavranışını, tekniğin Marksizmini öneriyor tüm koşullar. Tekniğin Marksizmi, istismara uğramış doğa adına bir hayırseverlik değildir; cenneti yeryüzünde inşa etmenin yordamıdır, insanlığın kurtuluşu ve adaletin bin yıllık krallığıdır.
Burjuva dünyasının yıkımı insanlığın nesnel zorunluluğudur artık; bu başarılmadan tekniğin insanileştirilmesine giden bir yol bile yoktur, kaldı ki oraya açılan bir kapı olsun.
Hz. Muhammed, birazdan “şehadet şerbeti” içecek Bedir muhariplerine şöyle seslenmişti: “Cennetle aramızda sadece düşman var.”
Bu öte dünya cenneti için böyleyse bu dünya cenneti için haydi haydi böyledir: Yeryüzü cennetiyle aramızda, sadece düşman var.
Evrensel'i Takip Et