Pişmanlık var, özeleştiri yok
Sütte leke var Cemil Tugayda yok diyerek iki yıl önce meydanlarda yol arkadaşına kefil olan Özgür Özel bugün onun için hain ve kukla sıfatlarını savuruyor.
Elbette zaman içinde Tugay değişmiş veya gerçek yüzünü göstermiş olabilir; fakat o kefaleti üreten mekanizmada kimse dönüp asıl kusura bakmıyor. Özel bugün hırçın bir nedamet içinde, ne var ki o pişmanlığın faturasını halk ödüyor. Oysa Tugay’a siper olmalar, meşrulaştıran anketler, o gün itiraz yükseltenleri susturan kibirli hal, o kefaleti gözü kapalı onaylayan parti eliti hüküm sürmeye devam ediyor.
7 Ekim'de, Tugay'ın AKP'ye geçişi ve Özel'in yaptığı açıklamalar üzerine Sedef Erken yaptığı paylaşımda meselenin bir yüzünü isabetle anlattı. “Kendisine geçmişte aldığı bir kararın hesabı soruluyor, o ise gelecekte kazanacağını vaat ettiği seçimlerden söz ediyor.” diyordu Erken. Ona göre Özel yeni bir siyaset vaat etse de siyasal refleksleri eskiydi ve içinde yetiştiği siyaset kültürü, eleştiriyi bir öğrenme fırsatı olarak görmesine engel oluyordu.
Bu tespite ekleyeceklerim var. Çünkü mesele Özgür Özel'in üslubunu aşıyor. O üslubun koruduğu aday üretim mekanizması üç farklı isimde, üç farklı şehirde, üç farklı biçimde arıza üretti. İzmir'de devşirilen Cemil Tugay, Hatay'da kaybedip partisini mahkemeye taşıyan Lütfü Savaş ve Ankara'da partisiz yola devam eden Mansur Yavaş… Önceki yazımda Gramsci'nin trasformismo kavramıyla anlatmaya çalıştığım o transfer hattının ham maddesi de tam olarak bu mekanizmadan çıkıyor.
Gelecek zaman sığınağı
Önce kayda geçenleri sayayım. Özgür Özel, grup toplantısında isim vermedi ama, kör göze parmak misali, Cemil Tugay’ın iktidar cenahına “tehditle, şantajla ve baskıyla” devşirilmek istendiğini söyledi, AKP'nin İzmir'i sandıkta hiç kazanamadığını, kazanamayacağını ekledi. Öfkesi o kadar derindi ki 6 Ekim gecesi AKP'nin İzmir videosuna karşı sosyal medyada baraj kapaklarını sonuna kadar açtı ve Tugay’ı “bir bedmaye” (mayası bozuk) olarak niteleyip tehditle imza veren bir namert ilan etti. Durmadı; 8 Ekim'de Nefes'ten Deniz Zeyrek'e konuşurken o “hain” ve “kukla” ifadesini kullandı.
Kürsülerde takındığı unutkanlıkla, “Yol arkadaşımın üzerine çamur yapışmadı; sütte leke var Cemil Tugay'da yok!” dediği lekesizlik vurgusunu geçmişte sadece Ferdi Zeyrek için kullandığını iddia etti. Oysa Karabağlar meydanında elini havaya kaldırıp Tugay’a yapılan tüm itirazlara siper olmuştu.
Aday seçimi ve o günkü “kefalet” sorulduğunda ise pişmanlıkla karışık bir savunma verdi. Dediğine göre masada beş isim vardı, Tugay anketlerde birkaç puan sıyrılıp öne çıkmıştı, sonuçlar da zaten parti meclisinin onayından geçmişti. Bir nedamet vardı evet… “İzmir'e böyle bir ihanet edeceğini bilsek göstermezdik.” dedi. Zaten Cemil Tugay da “kavun değildi, dibini koklayıp hain olduğu kokusunu alamıyordu.” Dün sütte leke bulup Tugay’da bulamayanlar, bugün ihaneti ancak AKP rozeti takılınca görüyordu.
Bu cümlelerin her biri, siyasetin kendisini ele veriyor. DTCF mezunuyum, biraz dilbilgisi bilirim. Özel, geçmiş zamanlı bir soruya iki kiple yanıt veriyor. Gelecek zamanlı “kazanacağız” ve şart kipli “bilseydik”… Gelecek zamanın sığınağında Özel; hesabı sorulan dünü, henüz yaşanmamış bir gelecekteki zaferin gölgesinde cevaplıyor. Şart kipiyle de bir insanın iki yıl sonra ne yapacağının önceden bilinememesine başvuruyor. Böylece yanılan bir lider değil, kahin olmayan insan doğası oluyor.
Pişmanlık kişiye, özeleştiri yönteme
Burada, siyasi nedametin ve öngörüsüzlüğün asıl büyük enkazına, Hatay'a döneyim.
31 Mart 2024'te Lütfü Savaş, o felaketin üzerinden bir yıl geçmişken, tüm memleketteki o devasa öfke dalgasına rağmen inatla aday gösterildi. Sonuç malum… AKP'nin adayı Mehmet Öntürk'e teslim edildi Hatay.
Savaş’ın hırsı burada bitmedi. Yenilginin faturasını partisine kesti ve CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nın iptali için adliye koridorlarını aşındırdı. 21 Mayıs’taki mutlak butlan kararının kapısını aralayan aktörlerden biri oldu.
Özel'in bugün Savaş hakkında günah çıkarırken kullandığı sözler, ilk bakışta Sedef Erken'in eksikliğini duyduğu samimiyete benziyor. “Hatay'da kim varsa ankete koyduk kaybetmemek için, en sonunda içimiz kan ağlaya ağlaya Lütfü Savaş'ı aday gösterdik” diyordu Özel. “Bütün Türkiye'de pişman olduğum tek aday Lütfü Savaş… Ellerim kırılsaydı da aday göstermeseydim.” diye ekliyordu. Ankete koymasa, çıktığı halde aday yapmasa, Hatay’ın geleceğini ve partisinin kaderini teslim etmese kim ne diyebilirdi? Şimdi kırılmasını dilediği o eller, Hatay’ı AKP’den korumuş olurdu belki de.
Demek ki Özel pişman olabiliyor. Ama iki vakayı yan yana koyunca da ortaya bir simetri çıkıyor. Hatay'da “kim varsa ankete koyuyor”, İzmir'de “anketlerde birkaç puan önde olanı aday yapıyor. Ama günün sonunda pişmanlığın yönü kişiye çıkıyor. Ayrımı netleştirelim mi burada? Pişmanlık hatanın adresini değiştirir, özeleştiri kendinedir. Pişmanlık ahlaki bir duygudur, özeleştiri ise örgütsel bir eylem...
***
Önceki yazımda da altını çizdiğim Angelo Panebianco'nun profesyonel seçim partisi kavramı genel merkezlerin kutsal sayıp sarıldığı o “kazanabilirlik” ezberinin tam da kendisidir. Panebianco; tezinde modern partilerin artık kitle partisi olmaktan çıkıp ideolojiyi boşalttığını, örgüt bağlarını kopardığını ve tamamen seçim odaklı çalışan profesyonellerin eline geçtiğini savunur.
Genel merkezlerin her fırsatta önümüze koyduğu o kazanabilirlik anketleri sadece yüzeydeki birkaç puanlık anlık ve suni oynamaları kaydeder. Oysa bu mekanik veriler bir adayın ağır baskı altında neye dönüşeceğini, kentiyle kurduğu bağın örgütsel bir sadakat mi yoksa kişisel bir ticaret mi olduğunu veya yargı sopası kapıya dayandığında ilk kimi satacağını asla ölçemez.
Anketlerde birkaç puan önde ezberi bu yüzden muhalefet elitinin sığındığı o konforlu cehaletin ve öngörüsüzlüğün sınır çizgisidir.
Vekalet sermayesinin özelleşmesi
Tugay 2024'te sandıktan 1 milyon 292 bin küsur oyla ezici bir oranla çıktı. AKP’nin önünde 314 bin oyluk bir barikat vardı. Fakat bu görkemli aritmetik, onun şahsi şöhretinin, kendi siyasi dehasının ya da kişisel karizmasının bir karşılığı değildi. O devasa oy deposu; 1999'dan bu yana merkez solun kalesi sayılan bir kentin kolektif hafızası ve örgütlü iradesiydi. Yani Cemil Tugay’ın cebindeki o siyasi servet, partinin ve kent sosyolojisinin sırf o rozeti taşıyor diye kendisine geçici olarak teslim ettiği emanet bir sermayeydi. O, geçici bir mutemeddi yani… Oysa Özel’in kefaletiyle İzmir’i tapulu malı sanma gafleti, 7 Ekim'de bu kamusal sermayenin el değiştirmesine neden oldu.
Neoliberal dönemin kamu varlıklarını satışla devreden mantığı, bu kez seçmen iradesine uygulanıyordu. Tugay şehrin itirazına rağmen anket tablosunda olduğu için, oylar da Tugay’ın şahsında özelleştiriliyordu.
Belediye beylikleri: Kılıç, çeyiz, satın alma
Bu tablonun tarihsel bir eşi var. Selçuklu merkezi çözüldüğünde Anadolu beyliklere bölündü. Osmanoğulları komşularını sadece kılıçla ele geçirmiyordu. Germiyanoğulları’nın topraklarının bir kısmı Yıldırım Bayezid'in Devlet Hatun'la evliliğinde çeyiz olarak geldi ve Hamidoğulları'nın bazı kasabaları ise satın alındı. Fetih, düğün ve pazarlık aynı genişlemenin üç farklı aracı olarak işliyordu.
Mutlak butlan da CHP'nin merkezini çözmeye yetti ve büyük belediyeler artık birer beyliğe dönüştü. AKP de onları tam olarak o üç tarihsel araçla ilhak ediyor bugün. Yargı operasyonları bu işin kılıç kısmını oluşturuyor. İzmir Marşı’yla yayımlanan videoyla adeta bir düğün gibi kurgulanan rozet töreni çeyiz işlevi görüyor. Erdoğan'ın Tugay gibiler için kaynak ve güvenlik vaadi ise satın alma enstrümanı...
Bugün AKP’ye geçen belediye başkanı sayısı 36, tutuklu belediye başkanı sayısı da 36...
Bir yanda Cemil Tugay, Özlem Çerçioğlu, Burcu Köksal saf tutarken öbür yanda Ekrem İmamoğlu, Mustafa Bozbey ve Vahap Seçer var. Yine önceki yazımda bahsettiğim represyonla trasformismonun aynı sayıya denk gelmesi tesadüf olabilir; ancak terazinin birbirine korkuyla bağlı kefeleri tesadüf değil.
Aslında İzmir'in parti değiştiren başkanları da yeni bir hikaye değil. Ahmet Piriştina DSP'den seçilip CHP'ye geçmişti ve Burhan Özfatura da ANAP'tan DYP'ye yürümüştü. Bugün yeni ve tehlikeli olan durum, bu geçişin rejimin kendini yeniden üretme aygıtına yönelmesi ve İzmir'in 27 yıl sonra sandığa hiç uğramadan AKP tarafından yönetilecek olmasıdır.
Seçimsizleştirmenin ve sandığı baypas etmenin en yalın hali tam olarak budur.
Ankara: Askıda vekalet
Mansur Yavaş’ın hikayesi bu üçlünün en karmaşık halkası olarak önümüzde duruyor. CHP’nin 9 Eylül’deki kuruluş yıldönümünü baypas edip, Erdoğan’la fotoğraf verdikten sonra, “bugün ihtiyacımız olan şey yeni cepheler açmak değildir” diyerek gereğini yapmaktan çekinmeyeceğini söyleyen Yavaş, Ankara’da büyük bir fay hattını tetikledi. CHP’nin buna “tehditle hareket etmeyiz” restiyle karşılık vermesi üzerine Yavaş, araya giren “hatırlı” ricalara rağmen sekiz ilçe belediye başkanıyla 23 Eylül’de istifa etti.
Bu kapışmada asıl dikkat kesilmesi gereken, Yavaş’ı uzlaşma zemininden itenlerin Kılıçdaroğlu'nun CHP'si olması. Demek ki Sedef Erken'in Özel'de teşhis ettiği refleks kişisel bir huy değil. Bölünmüş CHP'nin iki başı da aynı genetik kodla çalışıyor. Karşımızda devletle kurulmuş bir partinin, devletin yanılmazlığı iddiasını miras alması var.
Geçmişten bugüne bu kültürde lider asla hata yapmaz en fazla şartlar ağır gelir. 1999’da baraj altında kalıp istifa eden Deniz Baykal bile bunu bir özeleştiriye dönüştürmeyip bir yıl sonra geri dönmüştü. Kılıçdaroğlu ise 2023 yenilgisinden sonra istifa etmedi.
Değişim vaadiyle yükselen Özel'in bugün tam da bu eski ve buyurgan kültürün diliyle konuşması siyasi trajedinin kendisi...
Yavaş'ın istifa metnindeki o “seçmenin iradesine sadakat siyasetin namusudur” vurgusuyla bağımsız kalması Cemil Tugay'ın sergilediği o teslimiyetçi özelleştirmeye karşı ahlaken üstün bir pozisyon kuşkusuz. Fakat siyasal olarak devasa bir boşluk; zira askıya alınan o sahipsiz vekalet artık hiçbir örgütün ve kurumsal kalenin koruması altında değil.
Rejim ve muhalefet açısından çıktılar
Rejim açısından kazanç kuşkusuz sayısal değil, topolojik. Erdoğan’ın rakipleri artık Kılıçdaroğlu'nun CHP’si, Özel'in Yeni Parti'si ve bağımsızlığa çekilen Yavaş ile üç başlı bir sfenkse dönüşmüş durumda. Dördüncü ve en tehlikeli baş olan Ekrem İmamoğlu ise tutuklu. Kılıçdaroğlu adaylık tartışmasını yeri-zamanı gelince diyerek ertelerken Yavaş, her fırsatta “önceliğim Ankara” nakaratına sığınıyor.
Rejim için ideal olan, muhalefetin güçlü bir adayının hiçbir partiye ait olmaması ve her partinin onun üzerinde mülkiyet iddia etmesi.
Bu tablonun bir de anayasal kilidi var. Anayasa'nın 101. maddesine göre cumhurbaşkanı adaylığı ya Mecliste gruba ya son seçimde %5’i aşan partilere ya da en az yüz bin seçmenin ıslak imzasına muhtaç... Partinin zırhından mahrum kalan bir figürün iddialı bir cumhurbaşkanlığı yürüyüşü yapması bu barikatlar nedeniyle ya başka bir partinin yüzü olmaya ya da sokakta imza dilenmeye mecbur...
Kilidin ötesinde, örgütsüzlüğün getirdiği bir çıplaklık var. Örgütler genel merkezler için oy toplayan bir makinelerden fazlası çünkü. Sandıkta nöbetçi, mahkemede kalabalık, operasyon sabahında barikat demek... Örgütsüz bir aday rejim için daha kolay bir muhatap ve hedef... Yavaş'ın 9 Eylül'deki Beştepe görüşmesini 10 Eylül'de alelacele savunmak zorunda kalması ve bunu bir denge politikası gibi sunması bunun itirafı; zira surları olmayan kale “müzakereye” en açık kaledir.
Meselenin bir de ideolojik cephesi var. Ülkücü gelenekten gelen ve MHP'den Beypazarı'nı 10 yıl yönetmiş bir aday iktidarın bizzat MHP ortaklığıyla yürüttüğü “Terörsüz Türkiye” sürecinin sağ kanadında hem bir kama hem de yedekte tutulabilecek bir figür. Muhalefet ise henüz bu amorf halin hangi yüzünü örgütleyeceğine ve bu parçalanmışlıkla nasıl baş edeceğine karar verebilmiş değil.
Yol çizenler ülkesi
Spiker Ayşe Süberker’den radyoda “Mansur Bey'in yolu” sözünü duyduğumdan beri bu sürecin dili üzerine düşünürken, her dönemeçte aynı ifadenin karşıma çıktığını fark ettim. Tugay kendisine bir yol çizeceğini söylüyordu, Özel onun kendisine “ben yolumu çizdim” dediğini aktarıyordu Kılıçdaroğlu da Yavaş için “kendi yolunu çizmiştir” demişti. Bu durumda herkes kendi yolunu çiziyor, kimse ortak bir yol yürümeyi denemiyor.
Kolektif bir patikayı reddedip kendi haritasını kullanmaya kalkanların gözden kaçırdığı gerçek ise, menzilden sapma ya da siyasetin kaygan zemininde ayakların çoktan yerden kesilmesidir.
Yunan mitolojisinde Toprak Ana Gaia'nın oğlu Antaios ayakları yere değdiği sürece yenilmezdir ve her düştüğünde topraktan güç alarak ayağa kalkar. Herakles onu yenmenin tek yolunu ancak onu yerden kaldırıp havada sıkmakta bulur. İktidarın o devşirme ve ilhak yöntemi de tam olarak böyle çalışıyor. Belediye başkanlarını örgütün toprağından koparıp Beştepe'nin havasında etkisizleştiriyor. Fakat muhalefet liderliğinin o yanılmazlık refleksi de aynı işi içeriden görüyor bence.
Lideri tabandan, Sedef Erken'in ifadesiyle “tabanın kollarından” koparıp havada asılı bırakıyor.
Özeleştiriyi bu yüzden bir zayıflık gösterisi olarak görmek büyük hata; aksine Antaios'un ayaklarını yeniden o kurucu toprağa basmasıdır bana göre. Kazanabilirlik verisiyle aday seçen, pişmanlığını sadece kişilere bağlayan ama kendinde kusur aramayan bir muhalefet anlayışı iktidarın o transfer hattına her seçimde yeni ham maddeler taşımaya devam edecektir.
Yani rejimin o devşirmeci karakteri ile muhalefetin bu yanılmazlığı aslında aynı makinenin iki farklı dişlisidir ve o teslimiyetçi rozeti takan hırslı el ile hiç yanılmadığını söyleyen o buyurgan dil birbirinin karşıtı değil; aksine birbirinin tamamlayıcısıdır.
Evrensel Gazetesi ‘Forum’ sayfalarında yayımlanan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir. Kurumumuzun resmi görüşünü yansıtmaz.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et