Fondan erken çıkanlar, dijitalden sürülenler ve Başaran Aksu’nun susturuluşu
İktidar aygıtları, eylül 2026’daki farklı durumlarda aynı siyasal refleksle hareket etti; kamusal alanda kimin konuşabileceğine, kimin sesinin düzen adına kısılacağına doğrudan kendisi karar verdi.
Bağımsız Maden İş’in Örgütlenme Sorumlusu Başaran Aksu’nun X hesabı 24 Eylül’de Türkiye’den görünmez kılındı. Aksu yeni bir hesap açtı ve oradan tepkisini dile getirdi. İki gün sonra, 26 Eylül’de, yeni hesap da aynı akıbete uğradı. İlk engel, bir içeriğe verilmiş karar gibi okunabilir. Ama ikincisi öyle değil. Yeni açılmış bir hesabın cezalandırılacak bir geçmişi yoktur. Bir 'dijital sürgün'den bahsediyoruz yani… Başaran bir kez daha dijital kamusal alanın dışına çıkarıldı…
Bunun bir hukuki zemini de 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesine, yani milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçesiyle sunulup “gecikmesinde sakınca bulunan hallerden…” sayılıyor. İçerik gerekçesiyle başlayan bu müdahale, pratikte doğrudan kişiyi hedef alan bir tasfiyeye dönüşüyor. Başaran’ın hesabının taşıdığı sınıf siyasetini de görmezden gelmemeli. Öyle ya Başaran ve arkadaşlarının yürüttüğü mücadele yalnızca işverenle işçi arasındaki borç değil ki emeğin karşılığını kimin belirlediğini ve hukukun nasıl doğrudan sermayenin hizmetine koşulduğunu da gösteriyor. Başaran’ın siyasal önemi burada… İşçiyi üretim ve mülkiyet düzeni hakkında söz kuran bir özne olarak görünür kılmasında…
Kamu düzeni kimin düzeni?
Başaran bu dalgada yalnız değil. Fon krizinde başka bir görünürlük hattı açıldı. EngelliWeb’in kayıtlarına göre 24 Eylül’de ekonomist, akademisyen, gazeteci, siyasetçi ve başka kamusal figürlerin de bulunduğu en az 250 X hesabı erişime engellendi. Bir hafta içinde engellenen hesapların takipçi sayısı yaklaşık 12 milyondu. Önceki yazılarımın çıktığı Kısa Dalga da vardı içlerinde. Hatta sansür tsunamisi sosyal medya sınırlarını da aştı. Hemen ardından T24, farklı bir soruşturma bahanesiyle internet sitesi ve tüm dijital varlıklarıyla topyekûn erişime kapatılarak, bağımsız kalabilmiş son adalara yapılacaklarda yeni bir aşamaya geçildi.
Gerekçeler dikkat çekici. İstanbul ve Ankara başsavcılıklarının kararlarında, sermaye piyasası araçlarıyla ilgili, yatırımcılarda korku ve panik yaratabilecek “spekülasyon amaçlı” paylaşımlardan söz ediliyor.
Bu dil, TCK 217/A’nın, yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunun diline çok yakın. 217/A bir suç hükmü... Ceza hukukunun sözcükleri ödünç alınıyor yani.
İspat yükü mü? O kapıda bırakılıyor.
Peki korunan şey ne? Yarım milyon küçük yatırımcı tasfiye enkazının altında kalırken, içeriden haber uçurulan imtiyazlı bir azınlığın milyarlarca lirayı kurtarıp sistemden erkenden tüymesi. Suçüstü yakalanan holdinglerin, kaçan yöneticilerin haberleri kamu düzeni bahanesiyle tam da bu yüzden karartılıyor. Çünkü korunan şey organize bir yağmanın failleri ve o faillerin sarsılmaması gereken piyasası…
Gazete Pencere’nin hesabına göre tasfiye kararından yaklaşık iki hafta önce başlayan süreçte 15 bin 964 yatırımcı, 132 milyar lirayı aşan fon payını nakde çevirip sistemden çıktı. Fon şirketlerinin arkasındaki holdinglerin tanınmış yöneticilerini konu alan haberler, aralarında bu gazetenin 18 Eylül tarihli haberi de olmak üzere, aynı 8/A gerekçesiyle erişime kapatıldı.
Eylül vakaları; yani Başaranların emek talebiyle sermaye düzeninin sarsıntısına tanınan siyasal ağırlık, zararın nasıl üretildiğini ve şirket ağlarının kamusal bağlantılarını konuşmayı engellemek, devletin sınıfsal karakterini ispatlayan pratiklerden…
Ortada bozulan bir sistem ve sistem içinden iki durum var: çıkış ve ses. Bilgiye yakın olanlar çıkışı kullandı, gemiyi ilk onlar terk etti. Geride kalan yarım milyona ve onların adına konuşanlara ise ses çıkarmak yasaklandı. “Kamu düzeni” kavramının bugünkü karşılığı tam olarak bu. Adını koyalım: Sükûnet rejimi…
Beştepe’deki fon zirvesinin peşinden Devlet Denetleme Kurulu'nun sahaya sürülmesi bu aklın son hamlesi oldu. Bu rejimde güvenlikleştirilen şey devletin bekası falan değilmiş. Doğrudan doğruya piyasanın sükuneti istenirken tehdit sayılan da o krizin arkasındaki yolsuzluğun konuşulmasıymış... 24 Eylül’de New York’ta Erdoğan’la, 26 Eylül'de Elazığ’da Cevdet Yılmaz’la başlayıp sarayda tahkim edilen bu son adımlarla tescillenen ortada sistemsel bir sorunun olmadığı, riskin de sınırlı sayıda fonla kaim kaldığı… Kriz sanki tüm piyasaya yayılmış gibi panik havası yaratıp borsaya haksızlık edenlerden, o kırmızı çizgiyi aşanlardan mutlaka hesap sorulacak, dendi her açıklamada. Hukuk elbette çalışacak; ama önce o malum banka hesaplarının şişmesi, paraların güvenli limanları bulması ve bu arada rejimin sükunetini bozan, yolsuzluğu ifşa eden X hesaplarının tek tek karartılması gerekiyor.
“Cumhurbaşkanlığı Holding Sistemi”
Peki Başaran Aksu’nun bu listede ne işi var? Fon yöneticisi değil, borsa yorumcusu hiç değil. Aksu, Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin ödenmeyen ücret ve tazminatları için Ankara’da, bakanlığın önünde süren direnişin örgütleyicilerinden. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla 26 Ağustos’ta tutuklandı, cezaevinde açlık grevine başladı. Holding patronu serbestken sendikacılar tutuklanmıştı. 4 Eylül’de tahliye edildi. Yargılandığı paylaşımlardan biri, halkın yoksulluğunu holdinglere aktarılan parayla açıklıyordu. Tutuklama kararının açıklandığı duruşmada attığı “Holdingci yargı” sloganı için de ayrı bir soruşturma başlatıldı.
Burada iki mesele tek bir ilişkide birleşiyor. Madencinin ödenmeyen ücreti ile küçük yatırımcının alınan birikimi, devlete yakınlıkla büyüyen sermayenin bedeli aşağıya devretme biçiminin iki yüzü… Biri alın terini, öteki birikimini kaybediyor. İkisine de önerilen aynı şey ise sükûnet… Başaran’ın hesaplarının fon dalgasıyla aynı günlerde kapatılmasının gerekçesi açıklanmadığı için iki karar arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün değil elbette; ama işlevsel bağ ortada. Başaran iktidar düzenini “Cumhurbaşkanlığı Holding Sistemi” diye adlandırıyor. Bu adlandırma, fon krizini bir borsa kazası olarak anlatanların karşısına dikilen en ‘tehlikeli’ bir dil.
E. P. Thompson, 18. yüzyıl İngiltere’sindeki ekmek ayaklanmalarının sadece boş midelerin dürtüsüyle veya artan fiyatlar nedeniyle çıkmadığını gösterirken “ahlaki ekonomi” kavramını kurmuştu. Thompson, bu kavramla, halkın isyanını, piyasa vahşetinin yok saydığı haklara ve gasbedilen adalet duygusuna duyulan kitlesel, ahlaki bir öfke olarak temellendiriyordu.
Geleneksel hakların ve toplumsal adalet normlarının ihlaline duyulan o tarihsel öfke, bugün de dipte bir yerlerde canlılığını koruyor. Fon mağdurunun ihanete uğramışlık duygusu ile madencinin gasbedilmiş ücreti, aynı ahlaki ekonominin farklı sınıflardan yükselen iki cümlesi. Sükûnet rejiminin asıl korktuğu şey ise, sistemin korumaya çalıştığı o piyasa huzurunun dağılması ve bu iki cümlenin aynı paragrafta buluşması…
Sarayın içindeki çatlak
Bir de kriz yalnızca dışarıyı değil, içeriyi de çatlattı. Yeni Şafak’ın internet sitesinin Yazı İşleri Müdürü Ersin Çelik, krizin Erdoğan’ı koltuğundan edebilecek bir noktaya gidebileceğini, biriken güvensizliğin Ukrayna’da olduğu gibi siyaset dışından birinin başa gelmesinin yolunu açabileceğini yazdı. AKP’ye yakın çevrelerden sert tepki aldı, ertesi gün sözlerine “açıklık” getirdi.
AKP’de bir kesim soruşturmanın denetim zincirine uzanmasını isterken, diğerleri olanları doğrudan Erdoğan’ı hedef alan bir operasyon gibi okudu. Kavga büyürken Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre kartları açtı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin kriz patlamadan hemen önce milyonluk hisselerini milyarlarla nakde çevirdiğini söyledi. Olayın hemen ardından gelen istifa ve mal varlığına tedbir hamleleri, iddiaların havada kalmadığını gösterdi. Bu panik ve suçüstü hali, akıllara eski borsa operasyonlarını, milyarlık rüşvet ağlarını ve hakkında onlarca suç duyurusu bulunan Zehra Taşkesenlioğlu’nu getirdi. Rejimin iç çatlağı ile dışarıya uyguladığı sansür arasındaki ilişki tam olarak bu hafızada gizli işte. İçeride kimin kimi tasfiye edeceği tartışılırken, eş zamanlı olarak dışarıda bu soygun silsilesinin kamusal bir bilince dönüşmesi engelleniyordu.
Susturmak skandalı bitirmez
Bu refleksin bir öncülü var. 17-25 Aralık 2013 soruşturmalarının belgeleri sosyal medyada dolaşırken, mart 2014’te Twitter bütünüyle erişime kapatılmıştı. Anayasa Mahkemesi aynı yıl bu engelin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. O başvurunun sahiplerinden biri Yaman Akdeniz’di. Akdeniz’in kendi hesabı da şimdi 8/A ile kapatılan hesaplar arasında. Aradaki fark öğretici… 2014’te platform kapatıldı ve bu müdahale yargıdan döndü. 2026’da platform açık ama kişiler kapanıyor. Tarih tekerrür etmiyor, pratiğini inceltiyor.
Dünyadan bakınca da benzer bir hat var. Malezya’da, 1MDB fonundaki 4.5 milyar dolardan fazla paranın buharlaştırıldığı küresel kleptokrasi vakasını ve Başbakan Necip Rezak’la bağlantısını yazan Sarawak Report 20 Temmuz 2015’te erişime kapatıldı, 24 Temmuz’da 1MDB’yi yazan The Edge’in iki yayını (The Edge Weekly ve The Edge Financial Daily) askıya alındı. Askıya alma kararı hayli tanıdık; “kamu düzeni” ve “ulusal çıkar” gibi muğlak gerekçeler… Ancak bu sansür dalgası ifşaları durduramadı ve Rezak, üç yıl sonra iktidarını kaybetti.
Arnavutluk 1997 ise daha sert bir örnek… Saadet zincirlerinin çöküşünün ardından Sali Berişa olağanüstü hal ilan edip medyaya topyekûn sansür getirdi, en büyük bağımsız gazete Koha Jonë’nin bürosu gizli polisçe ateşe verildi. Sonuç değişmedi. Berişa erken seçimi kaybederek istifa etmek zorunda kaldı.
Hindistan’da 2021 çiftçi protestoları sırasında Twitter, iktidarın talebi üzerine yaklaşık 250 hesabı ülke içinde geçici olarak engelledi; eleştiriler ve kendi incelemesi sonrasında bazılarını yeniden açtı.
Yine Türkiye ne Malezya ne Arnavutluk ne de Hindistan… Kurumsal kapasitesi de muhalefetin durumu da farklı. Fakat ortak ders baki… Finansal skandalı susturmak skandalı bitirmiyor, aksine skandalla iktidar arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Yani yolsuzluğu sansürleyen, o yolsuzluğun ortağı haline geliyor.
Sandığa giden yol
Velhasıl bu görünürlük meselesi seçimle, sandığa giden yol üzerinden ilişkili...
Seçim takvimi de bu tabloyu daha anlamlı kılıyor. Önce AKP Sözcüsü Ömer Çelik “Erken seçim gündemimizde yok” dedi, ardından Adalet Bakanı Akın Gürlek ve Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz ardı ardına 2028’i işaret etti. Bakan Gürlek’in “Erdoğan’ı yeniden seçtirmeliyiz” cümlesini, Yavuz’un Meclis eliyle yapılacak bir takvim mühendisliği formülü tamamladı.
Bu yol, Erdoğan’a yeniden adaylık kapısını açabilecek yegane formül olarak konuşulurken en az 360 milletvekilinin onayını gerektiriyor. Oysa AKP ve ortaklarının oluşturduğu Cumhur İttifakı'nın toplamda 333 sandalyesi var ve bu kritik eşiğe tek başlarına ulaşmaları imkansız. Yani adaylık kapısı, iktidar blokunun kendi gücüyle açılmıyor. Muhalefetin bir kısmıyla bir pazarlık gerekiyor.
Böyle bir hesapta öfkeli yarım milyon küçük yatırımcı ve direnen madenciler, iktidarın ihtiyaç duyduğu “normallik” görüntüsünü bozan en somut kitleler. Yani sükûnet rejimi için yönetilmesi gereken bu bir iklim var.
İşte bu tabloda seçimin adil olup olmadığı; emekçinin örgütlenmesi, muhalefetin toplumsal bağ kurması, şirket ve iktidar ilişkilerinin haberleşmesi, seçmenin neyi öğrenip hangi ortak dille tartışabileceği de seçim rejiminin, çok kez yazdığım üzere “seçimsizleştirme”nin parçası…
Bu yazının konusu olmamakla birlikte söylemem gereken bir şey daha var: Muhalefetin de bu noktada liberal bir sentezin rahat dilinden çıkması gerekiyor. Özgür Özel’in Erdoğan’a yönelttiği "Ya bu bataklığı kurutmak için bizimle birlikte çalışacaksın ya o bataklıkta boğulacaksın" çağrısı, tam olarak bu sisteme ortak olma hevesini ele veriyor. Fatih Yaşlı’nın fon skandalı üzerinden teşhis ettiği gibi; “Muhalefetin toplumsallaştırmaktan özenle ve bilerek kaçınıp kürsüden dile getirmekle yetindiği her mesele, nihayetinde iktidarın kendini tahkim ettiği bir araca dönüşüyor.”
Kopuk krizler, ortak öfke
Kısılan sesler, rejimin bugününe dair bir itiraf, geleceğe dair de bir uyarı… Artık kimin ne söyleyeceğine bakılıyor. Malezya’da da Arnavutluk’ta da sükûnet satın almaya çalışan iktidarlar, sesi bastırdıkça öfkeyi büyüttü.
Eylül 2026’nın çizdiği rejim profili, herkesi susturan yekpare bir dijital duvardan fazlası…
Madencinin hakkı da küçük yatırımcının birikimi de hala gasbedilmiş halde ortada duruyor.
Yaşananlar sermaye düzeninin kırılganlığı yönetilirken emeğin itirazının ortaklaşmasının zorlaştırılacağını gösteriyor.
Rejim bugünkü gücünü toplumsal her krizi birbirinden kopuk meselelermiş gibi göstermesinden alıyor.
Bu yüzden Başaran’ın sesine sahip çıkmak işçinin emeğini, örgütlenme hakkını savunmak demek. Fon krizinde haber alma hakkını savunmak, kaybın faturasını kimin ödediğini ve kamusal gücün kimi koruduğunu sormak demek.
Muhalefet de bu sınırı, liberal ortaklaşmayla silikleştirmek yerine, emekçinin hakkını piyasa düzeninin hesabına ve iktidarın sorumluluğuna bağlayan açık bir siyasetle zorlayabilir.
Ezcümle, skandalı yalnızca kötü denetim veya birkaç şüpheli yöneticiye indirgemek, şirket çıkarlarıyla iktidar ilişkilerinin suç ortaklığını gizlemekten başka işe yaramaz. Dijital sansür devasa bir soygunun üstünü örtemez.
Hesabı engellenen gazeteci Dinçer Gökçe’nin cümlesiyle bitireyim: “Hesaplar engellenince vurgun sona ermiyor.”
Aksine, sürgün edilen her sesin faturası, her gün biraz daha büyüyor.
Evrensel Gazetesi ‘Forum’ sayfalarında yayımlanan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir. Kurumumuzun resmi görüşünü yansıtmaz.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et