02 Kasım 2014 13:15

Bu bahar daha bitmedi

2011 yılının Ocağında bin Ali’nin devrilmesinin hemen ardından Tunus’tayız. Başkentte Burgiba caddesinde gerçekten bir bahar havası var. Caddede daha önce yasak olan her şey mümkün hale gelmiş; karikatür yapmak serbest, taşkınlık yapmak serbest, slogan atmak serbest hatta caddeye tuvalini götürüp resim yapmak serbest. Kahvelerin, dükkânların önünde insanlar öbek öbek el Cezire’den yeni başlamış Mısır devrimini seyrediyor. Sık sık “devrimi biz başlattık” övünmesini duyuyoruz.

Bu bahar daha bitmedi

Paylaş

Nuray SANCAR

2011 yılının Ocağında bin Ali’nin devrilmesinin hemen ardından Tunus’tayız. Başkentte Burgiba caddesinde gerçekten bir bahar havası var. Caddede daha önce yasak olan her şey mümkün hale gelmiş; karikatür yapmak serbest, taşkınlık yapmak serbest, slogan atmak serbest hatta caddeye tuvalini götürüp resim yapmak serbest. Kahvelerin, dükkânların önünde insanlar öbek öbek el Cezire’den yeni başlamış Mısır devrimini seyrediyor. Sık sık “devrimi biz başlattık” övünmesini duyuyoruz.

Halk, ocak ayının başından bu yana caddede yaşıyor denebilir. Bin Ali devrilene kadar barikatların kurulduğu, açlık grevlerinin yapıldığı, onlarca kişinin, İsrail’den getirildiği iddia edilen gazdan öldüğü Burgiba’da bir bekleyiş var şimdi. Peki ne bekleniyor: Kimse bilmiyor. Bundan sonra ne olacağı konusunda oradakilerin o anda bir fikri yok. Her şeyi göze alarak devrimi gerçekleştirmişler ama sonrası henüz muamma. Bizim bekleyişimizin ise daha pratik bir nedeni var; kadınların akşamüstü yapacakları eylemi izlemek istiyoruz.

Nihayet kadın grupları ellerinde pankartları ve dövizleriyle gelip saf tutuyorlar. Onlar daha yürümeye başlamadan tamamen erkeklerden oluşan bir güruh, kadın kitlesinin arasına bir kama gibi dalıp onları çil yavrusu gibi dağıtıyor. Gannuşi taraftarları bunlar. Ardından cadde yine gaz altında. Polis bin Ali’den sonra şaşkın ve başsız ama sokaktaki harekete müdahale konusundaki refleksi baki.

HALKLARIN BAĞRINA SAPLANAN KAMA

O gün olanlar Tunus’un sonraki sürecini açıklayıcı nitelikte bir tablo aslında. Kadınların arasına yönelen kama o günkü belirsizlik ortamında Tunus’un bağrına da saplanacak. Gannuşi ertesi gün sürgünden Tunus’a geri döndüğünde binlerce insan karşılamak için havaalanına akın ediyor.

Sonraki üç yıl boyunca Arap ülkeleri birer birer hareketlendi. Doğrusu bu cüretin karşılığını fazlasıyla ağır ödedi halklar.
Mısır Mübarek’i devirdikten sonra az katılımlı seçimle iktidara gelen Mursi’nin de suyu erken ısındı. Nihayet restorasyonu demokrasinin seçim gibi cilvelerinin olası kıldığı raslantısal sonuçlara bırakmayı göze alamayan devletin sahibi ordu süreci bir darbeyle noktaladı.

Libya’da Kaddafi NATO müdahalesi sonucunda öldürüldü. Bahreyn’de İnci Meydanı Suudi süvariler tarafından ezildi. Suriye’nin istikameti ise bir bataklık oldu. Ama durdurulamayan “halkın coşkun akan seli” Brezilya’ya, İspanya’ya, Occupy kılığında ABD’ye, İngiltere’ye ve Gezi Parkı’na sirayet etti.

Hareketi tetikleyen ama çevresi şimdi ateş çemberine alınmış Tunus, herkesin gözü Mısır, Suriye, Irak üzerindeyken büyük çalkantılar olmaksızın görece daha sakin bir yol izledi. Aslında pek de çalkantısız bir süreç değildi bu. Bir kere sokaklar hiç durulmadığı gibi Tunus iki siyasi cinayetle de sarsıldı. Bütün bunlar ülkedeki siyasal çelişkilerin kritik biçimde keskinleştiğini gösteriyordu. Çünkü ne sokaktaki güçler gelişmelerden memnundu ne de devrilen güçler açısından restorasyon süreci gerektiği gibi işleyebiliyordu.

Şöyle ki; Ocak 2011’de devrimin ardından bekleyişe geçen Burgiba caddesi, kararsızlığının karşılığını devrimin Müslüman Kardeşler tarafından çalınmasıyla almıştı. Gannuşi Hükümeti toplumsal hareketi cendereye almak, şer’i hükümleri yerleştirebilmek, kadınlar ve gençler üzerinde baskı kurmak için elinden geleni yaptı. Ne var ki Mısır darbesinin muhtemel bir kader gibi göründüğü ve halkın bu baskılara karşı sürekli eylem yaptığı bir ülkede geri çekilmekten hayırlı bir yol olmayacaktı; En Nahda, yerini teknokrat bir hükümete bırakmayı tercih etti. Böylece hem en Nahda hem bin Ali rejiminden düşüp ama ölmeyenler seçimlere kadar geçen zamanı bir restorasyon ve güç biriktirme dönemi olarak ele aldılar.

DENİZE DÜŞEN NİDA’YA SARILDI

Bin Ali rejiminin kalıntıları, ara sınıfların laik ve konformist kesimleri ve diğer Arap ülkelerinde radikal İslamcı yükselişten ürken kesimlerin etrafında toplandığı Nida Partisi denize düşünce sarılacak bir can simidi gibi görünüyordu şimdi. Geleneksel devlet aygıtının statükocu güçlerinin restorasyon aracı olarak sürüme çıkmıştı Nida. Doğrusu en Nahda da kısa iktidarı dönemindeki politikalarıyla Nida’yı bir güzel parlatmıştı aslında.

El Kaide varlığının ciddi bir tehdit oluşturduğu mevcut koşullarda Gannuşi ve ekibine de, kısa süren ve hiç de parlak olmayan iktidar döneminden sonra, ılımlı İslam modelinin bu türden cihadçı örgütlere karşı bir güvence olduğunu iddia etmekten, pabuç pahalıyken biraz itidalli davranmaktan başka bir seçenek kalmamıştı. Bunun karşılığını ise ancak ikinci parti olarak alabildi. Eğer Tunus bir koalisyon hükümetiyle devam edecekse Nahda ile Nida’nın birbirini terbiye etmesine oy vermiş oldu Tunus halkı. Tabii seçimlere katılımın yüzde 60 oranında olduğunu göz önünde bulundurmak kaydıyla.

HALK CEPHESİ GÜÇ BİRİKTİRDİ

2011 devrimine hazırlıksız yakalanan siyasal güçler için ise bu sürecin bir mayalanma dönemi olduğu görülüyor. Çeşitli sol partilerden, sendika ve kitle örgütlerinden oluşan Tunus Halk Cephesinin epey bir güç biriktirdiği seçim sonuçlarına bakılarak söylenebilir. Cephe 15 milletvekiliyle parlamentoda temsil edilecek. Bu Arap ayaklanmalarının görünür en iyi sonuçlarından birisi. Diğeri ise, Suriye ayaklanmasının Esad gericiliğiyle uluslararası güçler tarafından beslenen radikal İslamcı gericilik arasındaki bir savaşa dönüşmesinden sonra aradan sıyrılabilen PYD’nin öncülüğünde kurulan Rojava kantonlaşmasıdır. Rojava programatik ve örgütsel bir donanımın ne denli hayati olduğunu gösteren bir model olarak belirmiştir bu süreçte.

Nitekim “Arap Baharı”nı yaratan halklar başından beri “mümkün bir başka dünya”nın hayalini kuruyorlardı ama bu dünyanın nasıl bir şey olması gerektiğine dair ne öngörüleri ne de örgütleri vardı. Bu hayati eksikliği ilk ifade eden Tunus halk Cephesi’nin etrafında topladığı kesim ise devrime kendiliğinden katılan halkın küçük bir oranını oluşturuyordu. Bu bakımdan yıkmayı öncelikli gören ama kurucu bir idealden yoksun bir halkın bağrı muhtemel kamalara daima açık olacaktı. Tunus şimdi bu yoksunluk ile bunu telafi etme seçeneği arasındaki bir eşikte duruyor.

Rojava ise Kobanê’de bir aydır süren saldırıya karşı direniyor.

Bölgenin karmaşık ilişkilerinin ektiği kötü tohumdan filizlenen IŞİD gericiliğinin dövdüğü kantonun akıbeti, ister istemez 2011 ayaklanmalarının henüz nereye evrileceğini bilemediğimiz kaderi üzerinde belirleyici etkenlerden biri olacak.
Ya bu geniş bölge üzerinde emperyalizmin ve bağlı gericiliklerin öngördüğü bir restorasyonun acı meyveleri toplanacak ya da ekmek, özgürlük ve onur için ayağa kalkanlar başka bir dünyanın mümkün olduğunu görerek yollarına devam edecekler.
Arap Baharının kışa dönüştüğünü söylemek için daha çok erken. 

ÖNCEKİ HABER

Bir hekimin Suruç günlüğü

SONRAKİ HABER

Mızraklı: Gönül belediyeciliği değil banyo belediyeciliği yapmışlar

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa