Mutluluk kitlelerin eseridir

Mutluluk kitlelerin eseridir

Mutluluğu evrensel düzeyde 'baki kılacak' olan 'mutsuzluğu' yaşayanlar değil midir? Her gün ve her gün, aldığı/alamadığı/alacak bir işi dahi olmayanların da 'bir nebze mutluluk için' talep ettiği ücretlerinde yaşayan, o ücretleri alabilmek için her gün ve her gün 'yapmak zorunda olduğu işler'i yapan emekçiler değil midir?

Ömer Furkan ÖZDEMİR

2011 yılında iki genç insan bir radyo programı hazırlayıp sunmaya başladılar: Mutlu İnsanların Ülkesi… Her hafta dünyanın bir başka ülkesini tarihsel hikayeleriyle birlikte çalışma, zaman, refah olguları ekseninde mutluluk kavramıyla yüzleştirerek ele aldılar ve mutlu insanların ülkesi’ni aramaya çalıştılar. Program 1,5 yıl sürdü; ilk bölüm Burkina Faso’ydu, son bölüm Türkiye’ydi. İlk bölümde Burkina Faso’yla başlanırken, ülkenin isminin, kendi dillerinde “mutlu insanların ülkesi” anlamına gelmesinin payı büyüktü elbette. 1983 yılında bir askeri darbe ile işbaşına gelen Thomas Sankara, kamulaştırma politikalarıyla ülkede sermayenin egemenliğini sınırlamış, yoksulluğu ortadan kaldırmak için kapsamlı bir ekonomik planı yürürlüğe koymuştu. Ancak 1987’de bir başka darbeyle devrildi. Sankara “iyi niyetli” birisiydi. Ülkesinin insanlarını mutlu kılmak istemişti. Ama bunu başaramadı. Ve ama Sankara “doğru bildiği şeyleri” yapmaya çalışıyordu ve yine ama Sankara’nın (yapmak istedikleri değil) yaptıklarının başından sonuna yanlışlarla dolu olmasının sebebi ise ister kendi mutluluk algısı olsun isterse de gerçekten toplumun talebi olsun, mutluluğu tepeden inme bir şekilde hakim kılacağını düşünmesiydi; “mutluluğun” baki kalmaması bir yana aslında onu hakim de kılamamıştı… Ülkede yoksulluğun önlenmesi konusunda devletin sosyal yardımları dışında bir işlem yapılamamış; bu da yeterli olmamıştı. Programın son bölümü Türkiye ile biterken günümüz itibariyle “mutlu insanların ülkesi”ne ne kadar uzak olduğumuzun altı çiziliyordu ancak yine aynı noktada, yani “mutlu insanların ülkesi”ne olan ihtiyacın diyalektiği ile mutluluğu hakim kılacak olan formüle işaret edilmeye çalışılıyordu: Şöyle ki programın farklı bölümlerinde “bir mutluluk projesi” olarak Avrupa Birliği’nden Asya ülkelerine birçok ülke, programa konuk edilen bir çok insanla tartışıldı. Tartışma hep aynı sonuca götürmekteydi: Mutsuz kitlelerin kollektif bir mutluluk için yürüttüğü mücadeleler ve bu mücadelelerin kazanımları!
Tam da bu noktada, ülkeler bir tarafta olsun diyelim; peki mutluluk neydi? Programın birçok bölümünde bu konuya dair farklı yaklaşımlar da tartışıldı. En yaygın ve “klişe” sunumuyla mutluluk göreceli miydi? Aslında sorunun kendisi aynı zamanda aslında tartışmayı da olanaksız kılan örtüsel (evet örtüsel, örtük değil – yazarın, bu nitelemeyi “icad” ederken bir yandan da kendi kelime dağarcığının darlığının bir yansıması olarak da görülmesinde sakınca görmediği bir “kelime”) bir cevabı da barındırmaktaydı: Herkes için farklılaşan bir mutluluğu evrensel düzeyde yakalamak zaten olanaklı değildi. İnsanlık tarihi boyunca evrensel olan üzerine yapılan sayısız tartışma benzer yaklaşımlarla tartışma olmaktan çıkıp ebedi bir ayrışmayı da beraberinde getirmişken bugün her zamankinden daha fazla bunu tartışmaya ihtiyaç yok mudur? Mutlu insanların ülkesi mümkün müdür? Mutluluk salt “bireysel” bir olgu mudur? Elbette burada stoacı ya da epikürcü bir tartışmaya girecek değiliz; nitekim radyo programını hazırlayanlar da girmemişlerdi. Ancak programı hazırlayan “genç”lerden birisi, içinden geçtiğimiz şu günlerde mutlu insanların ülkesine dair bir kaç satır söz söylemek için okurdan izin istemektedir:
Eğer mutluluğa ulaşmak istiyorsak; yani herkes için ve her yer için mutluluğu istiyorsak; bizi her gün ve her gün sömüren, öldürmekten imtina etmeyen bir düzen ve onun hakimlerine ve savunucularına karşı insanca bir yaşam istiyorsak; buna ulaşmak için kendimizden başka neyi bekliyoruz?
Mutluluğu evrensel düzeyde “baki kılacak” olan “mutsuzluğu” yaşayanlar değil midir? Her gün ve her gün, aldığı/alamadığı/alacak bir işi dahi olmayanların da “bir nebze mutluluk için” talep ettiği ücretlerinde yaşayan, o ücretleri alabilmek için her gün ve her gün “yapmak zorunda olduğu işler”i yapan emekçiler değil midir?
Mutlu insanların ülkesini kuracak olanlar mutsuz yaşayan ve en küçük bir “iyileşmeyi” büyük bir mutlulukla karşılayacak denli mutsuzluğa mahkum edilen milyonlar değil midir?
Mutlu insanların ülkesini kuracak olanlar, kâr ve daha fazla kâr için her türlü güvenceden yoksun olarak “ölümüne” çalıştırılan, “emeklilik” hakkı dahi hayal olan, sağlıksız bir yaşama mahkum edilen, yaşamının tüm renkleri bir bir karartılan; ve bunlar dahi yetmezmiş gibi sürekli ve sürekli daha fazla tüketme ve ardından yine daha fazla ve ama sadece tüketmeye odaklanan bir yaşamı önünde bulanlar değil midir?
Bu yüzden değil midir mutsuz yaşamları kadere bağlama gayretleri? Bu yüzden değil midir yaşamı mutsuz kılmayı fıtrata bağlama gayretleri? Ve her gün ve her gün ve her yerde ve her şeyde egemenlerin mutluluğu farklılaştırmak ve kendi (ve aslında kendi deyimleriyle tam da bu noktada göreceli?) mutluluk algılarını gerçek mutlulukmuş gibi sunmak için “ebedi düzen” ilan etmeleri? (Bu noktada yazar, üniversite birinci sınıftaki muhasebe hocasının “tarihi” şarlatanlığını hatırlamaktadır: kapitalizm takdiri ilahidir evladım!)
Çünkü emekçilerin “kader”inde, yaşamlarının geri kalanındaki “çalışma yaşamı” kredilerle ipotek altına altınmış bir gelecek değil, işsizlik ve yoksulluğun tehdidiyle sindirilmiş bir yaşam değil; mutluluğu herkes için ve her zaman için ulaşılabilir olan bir dünyaya ulaşmak vardır…
Çünkü emekçilerin, üretilen “mal ve hizmetler”den bunlardan elde edilen gelirin kanalize edildiği sermaye birikimine değin her şeyi üreten emekçilerin, insan yaşamını gerçek anlamıyla bir “yaşam”a çevirecek olan her yerde ve her şeyde kimsenin bir diğeri üzerinde tahakküm kurmadığı, herkesin hem “kendisi” hem de “herkes” olabildiği bir dünyayı kuracak bir kaderleri vardır, onlar tarafından “yazılmayı bekleyen”…
Ve çünkü emekçilerin “fıtrat”ında olan da budur: dünyayı yeniden kurmak, gerçekten yaşanabilir ve hatta gerçekten yaşanacak dünyayı yeniden kurmak! Çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıktığı bir dünyayı yeniden kurmak! Mutlu insanların dünyasını kurmak!
Ve ama çünkü “mutlu insanların ülkesi”, “bir ağaç gibi tek ve hür; ve bir orman gibi kardeşçesine” bir yaşamın içerisinde bizi beklemektedir…

* Araş. Gör., Kocaeli Üniversitesi

www.evrensel.net