25 Mayıs 2014 13:30

Kocam, oğlum akşam eve dönebilecek mi?

Ne düşünür, madenci, kızı, madenci oğlu? Çoğu yüreği ağzında yaşamaya alışıktır. Yaşıtlarının çoğunun babası kalmıştır madende. O yüzden kızlar 'Ben evlenirken babam sağ olsun istiyorum' derler. Babasız kızların bir yanları eksik gibi gelir onlara. Öyle çok babasız akranları vardır ki.

Paylaş

Sennur SEZER

Madenci evinde sabah er olur. Horozlar ötmeden. Sabah sekizde madendedirler.
Madenci eşi sabah kahvaltıyı erkenden hazırlar. Olabildiğince kuvvetli şeyler koyar sofraya. Bütün gün ancak  kuru şeyler yiyebilecek evin babası. Madende yiyeceği  nevale de  hazırlanır naylon poşete: Ekmek, zeytin, domates ve su.
Ne düşünür, madenci, kızı, madenci oğlu? Çoğu yüreği ağzında yaşamaya alışıktır. Yaşıtlarının çoğunun babası kalmıştır madende. O yüzden kızlar  “Ben evlenirken babam sağ olsun istiyorum” derler. Babasız kızların bir yanları eksik gibi gelir onlara. Öyle çok babasız akranları vardır ki.
Bir gecemiz geçti bir madenci evinde. Zonguldak’ta. Sabah sekizde inecekti evin babası ocağa. Akşam dörde kadar. İkinci vardiyadaydı yani. İlk vardiyanın saatini soramadım.
Evde iki genç kız vardı. Anaları erken kocamıştı. Gerginlikten. Her gün “Bu akşam eve dönebilecek mi?” tasası. Minibüs gecikse, “Ocakta bir şey mi var?” sorusu.
Zonguldak’a yakın köylerden birinde artık madenci evleri. Zonguldak’a onbeş dakika. Evin etrafı bahçe, meyvelik, sebze, birkaç tavuk, inek. Yarı köylü olmanın işçileşmeye panzehiri bilerek  mi düşünülmüş? Bilemiyorum...
Ev sahibim elmaları yığmış, ama pekmez kazanının altını yakamamıştı bu yıl. Her yıl elma pekmezi yaparmış da, bu yıl içinden gelmemiş, şekeri de çıkınca... Zaten her akşam bir helecan, bir yürek çarpıntısı. Bir de bu helecanı belli etmemek zorluğu.
Nedense kıyıda köşede konuşuyoruz bunları. Kahve yaparken, ocağın başında, sofra bezini yayarken. Kadın kadına. Erkekler duymasın, yürekleri kalkmasın. Sinirlenmesinler.
Madenci eşi olmak, madenci olmaktan daha zor  galiba.
Her sabah  işe helalleşerek gitmek sıradan tören sanki. Biz de yola çıkarken  bu geleneğe göre helalleşiyoruz ev halkıyla. Bundan sonrasını Adnan anlatsın:
“Hava günlük güneşlik, gökyüzü maviydi ama sağda işçileri madene indirip yukarı çıkaran iki büyük kafesin bulunduğu kuyu ağzının demirden kulesi gökyüzünü karartıyordu. Solda sürekli buhar salan islim kulesi de çevrede yağmurlu bir havanın bulanıklığını yansıtıyordu. İşletmenin boyaları kararmış -kömür tozundan olmalı- yapısıyla arka bahçesindeki hurda demir yığınları, kalıntı kömürler, bu havayı büsbütün pekiştiriyordu.
Cilalı boyalarının üstünde güneş ışınlarının yansıdığı parlak renkli otomobillerin arasından geçip içeri girdiğimizde beton taban yağmur yağmışçasına yer yer ıslaktı. Ortalık kömür kokuyordu. Badanasız duvarlarda terlemiş gibi yol yol rutubet lekeleri vardı.”
Gece vardiyası, 24-8 postası şimdi ocaktan yeni  çıkmış. Üstünü değişip banyosunu yapıyormuş. Onun için ocağın kokusuyla ıslaklığı siniyormuş her yere. Yol gösteren arkadaşımız  bizi, hemen girişteki daracık çay ocağına soktu. Buraya Ramazan’ın çay ocağı deniyordu. Sözü Özyalçınere bırakayım yine:
“Çay ocağının karşısı, ocağa inecek grupların bekleme yaptıkları malta denilen büyük bir tel kafesti. Buradan dönüş yoktu. Ayakta sırt sırta, başlarında lambalı baretleri, bellerinde bataryalarıyla gaz maskeleri, ellerinde naylon poşetler içindeki küçük yiyecek çıkınları, tam techizatlı askerler gibi, asansörün, bir önceki gruptaki arkadaşlarını kapıya boşalttıktan sonra dönmesini bekliyorlardı. Bu sırada, Ramazan, tel örgünün altından tepsi tepsi çay sürüyordu maltada bekleşenlere. Çaylar, bir anda kapışılıyordu, tepsi betona boş olarak sürülüyordu.(...) Tabaksız çay bardaklarını avuçlarının içinde sıkarak çaylarını içiyorlardı. Bir yudumda bitiyordu sıcak çaylar. Yudumu ikileyen yok gibiydi. Çünkü içecekleri son çaydı bu. Boğazlarını yakmalı, tadı damaklarına yapışıp kalmalıydı. Ocakta cıgara içmek, kibrit taşımak yasaktı. Onun için ciğerlerinden sekiz saat kömür dumanından başka duman geçmeyecekti. Maltada beklerken, çaylarını içerken hiçbir yere bakmıyorlardı, kendi içlerinden başka. Hiçbir ses duymuyorlardı, kendi seslerinden başka, gürültü etmelerinin nedeni buydu belki de. Kendi kendilerini duymak, yaşadıklarını son kez kendi kendilerine kanıtlamak için.”

KAZA KADAR KÖTÜ
Bir işçi için kaza kadar kötü ne olabilir? İşsiz kalmak. Soma Kömür İşletmeleri bünyesindeki ocaklardan birinde beş yıl çalışan bir grup işçinin nasıl işsiz kaldığını bir röportajda gördüm. Mesai bitiminde göçük olacağını fark etmişler, ayaklara giden ara yolları güçlendirmeye çalışırken, vardiya amirlerinden oyalandıkları için söz işitip kovulmuşlar. Ocağa sokulmadıkları üç gün devamsızlık olarak gösterilince tazminatlarını alamadan işsiz kalmışlar. Dava sürüyormuş.
Bundan daha kötüsü maden kazasında dul kalan eş olmak. Bakın neden, “Maden kazasında ölenin bağlanmış ya da kanun hükümlerine göre hesaplanacak emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylıklarının;
a) Dul karı ve koca için yüzde 50’si, aylık alan yetimi bulunmayanların dul eşlerine yüzde 75’i,
b) Çocuklarla ana veya babanın her biri için yüzde 25’i, oranında bağlanır” hükmü var. Ayrıca;
“Ölenin aylığa müstehak bir dul karı veya kocası ile bir yetimi bulunması halinde, dul karı ya da kocaya yüzde 60, yetimine yüzde 30 oranı uygulanıyor.”
Söylemesi zor ama söylendiğine göre madenci dulu, çok genç ve çocuksuz ise ailesi, “kaza tazminatı” ile birlikte kızlarını geri almak istiyor, öte taraf vermek istemiyor. Sonra da küçük oğullarını ya da ailedeki bir bekar erkeği , imam nikahıyla dul eşe koca diye sunuyorlar.
Kocasının acısını yaşayamamak da bir cehennem azabıdır elbet.

ÖNCEKİ HABER

Yeraltı kenti

SONRAKİ HABER

Bursa'da otelin dış cephe temizliğini yapan sepetli vinç düştü: 2 işçi öldü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa