23 Mart 2014 11:10

Freud, Melville, Miyazaki ve Prenses Mononoke

Freud tuhaflık hissinin, kişinin uzun zaman önce bildiği ama bastırmış olduğu şeylere bağlı bu korkutucu hissin, sadece gündelik hayatta değil sanatsal yaratımlarda da ortaya çıktığını vurgular.

Paylaş

Gökhan GÖK

Freud tuhaflık hissinin, kişinin uzun zaman önce bildiği ama bastırmış olduğu şeylere bağlı bu korkutucu hissin, sadece gündelik hayatta değil sanatsal yaratımlarda da ortaya çıktığını vurgular. Önermeden çıkarımla düşünüldüğünde bastırılmış olanı ya da bilinçaltından yansıyan olayları tuhaflık olarak nitelemek bir noktada yüzleşmek anlamına gelebilir. Eğer bu yüzleşme sanatsal bir platformda tezahür etmişse yani “tuhaf” bir esere dönüşmüşse katman katman açılabilen bir yapıya bürünmüştür. Hayao Miyazaki’nin Japon tarihinin geleneklerini bir dizi özgün ve etkili çıkarımlar yaparak başka bir bakış açısıyla dışa vurduğu filmi Prenses Mononoke’de, hem sistematik olarak geçmiş algısında bir yıkıma sebep olur hem de onu bir anımsamaya dönüştürerek insanların gözlerinde tekrar canlandırır. Freud’un bakış açısıyla bakıldığında film Miyazaki’nin geçmiş günlere özlemi ya da dışa vurumdur ancak yönetmenin izleyicisine aktardığı ortaçağ tarihi ile duygusallaşmayı red eden, geçmiş ve ona yönelik sorunsallaşmayı odağına yerleştiren bir anlatıdır. Bir nevi hesaplaşma olarak adlandırabileceğimiz bu dönemde çay seremonilerine, No tiyatrolarına ve Zen etkisinde kusursuz bahçelere yer yoktur. Bunların yerine cüzamlılar, fahişeler, yağmacılar, onur için değil para için savaşan samuraylar yer alır. Miyazaki, tarihinin görünmeyen insanlarını, yaratıkları ve tanrıları ortaya dökmüştür.
Freud’dan devam edersek, halk hikâyelerinin çocukların zihinsel yaşantılarında önemli bir yer tuttuğunu söyler. Ayrıca kurmaca hikâye yaratan kişinin, kendine özgü bir dünya yaratmak üzere gerçekliği düzenlediğini savunur. Miyazaki’nin hayal gücünden bahsediyorsak tüm bu zihinsel oyunların yukarıda bahsettiğimiz anımsama halinden geçtiğini kabul etmemiz gerekir. Öyle ki film yitik bir Japonya’ya karşı şiddet yüklü, mahşer havasında bir ağıt olduğu kadar geleceğe dair alternatif bir bakış açısı da içermektedir. Bir nevi yeni Japon kimliği inşası şiddet ile örülmek zorundadır. Ancak yine de imparatorluğun dokunulmazlığının yerine geleceğin inşası konusunda bahsettiğimiz alternatif bakışın dişi merkezli ve oldukça heterojen bir yapıyı öngörmesi yeni kimlik anlayışı açısından önemlidir. Aile kavramından ya da mutlu sona bağlanan hikâyelerden farklı olarak film travmatik ve geri dönüşümsüz bir yıkım, şiddettin devamını sağlayacak endüstrinin güçlenmesi ve ilkel/gelenekçi olanın yenilgisiyle son bulur. Miyazaki kurgusaldan gerçekliğe ulaşırken Japon toplumunun ve sanayisinin geçirdiği evrimden beslenir. Bu noktada filmin büyük bir kısmı hayal ürünü iken bir anda izdüşümüne dönüşür.

DİŞİNİN MÜCADELESİ

Miyazaki’nin kurduğu çatı aslında geçmişin mit olarak algılanmasının yapı bozumundan ibarettir. Günümüz, bozulmuş bir geçmişin ardında kalan posalardan ibarettir. Freud yapıtlarından canlı varlıklar gibi bahseder, bir bilinç ve bilinç öncesine göre değişim geçirdiklerini ifade eder. Miyazaki’nin eserleri de aynı şekilde tamamen sezgisel, iyi ve kötünün gri alanlarda dolaştığı bir evrendir. Mononoke’deki dişil ağırlığı ele alalım: Filmde üç etkin dişi karakter bulunmaktadır: Silah üreten fabrikanın sahibi Eboshi, kurt kız San ve onun annesi kurt Moro. –Ayrıca “doğa” da dişidir- Geleneksel dişi stereotipilerine kıyasla farklı olan karakterler cinsiyet açısından nötr bir düzlemde yer alır. Eboshi bir tarafta dışlanmışlara –fahişeler, cüzamlılar- yardım ederken diğer taraftan ormanı yerle bir etmeyi planlar. Kurt Moro bilge, cesur bir anneden daha çok acımasız bir katildir. San ise şiddetini  söndüremeyen tek yönlü bir bakış açısına sahiptir. Miyazaki’nin üç kadın karakteri sert bir gerçekçilikte ele alması kuşkusuz önemlidir, ayrıca bu karakterler özünde iyidir. Ancak şartlar ve varoluş çabaları onları dönüştürmüş ya da kendilerini savunmak zorunda bırakmıştır. Bu nedenle mit dediğimiz anlatıların bir bakıma Freud anımsamalarına dönüşmüş olması manidardır.
Herman Melville’nin ünlü romanı Moby Dick, Kaptan Ahap ile dev balina arasındaki ölümcül mücadeleyi tayfa Ishmael’in gözünden anlatır. Beyaz balina ilk karşılaşmalarında Kaptan ile alay edercesine bacağını koparıp almış ve onu utanç içince bırakmıştır. Onun gözünde beyaz balina sınırsız kötülüğün timsalidir. Oysaki anlatıcının sesine kulak verdiğimizde canavarca bir güzellikten bahsedilir. Filmin eril iki dişisi arasındaki mücadele de Melville’in romanını yâd eder. Onu hafife almanın bedelini Ahap gibi bir uzvunu kaybederek ödemiş olsa da Eboshi Mora’ya saygı duyar. Diğer taraftan Miyazaki’nin Eboshi’yi filmin sonunda öldürmemiş olması da yapıbozumcu bir katarsisdir. Tıpkı Melville gibi Miyazaki de Eboshi’yi utanç içinde bırakır ancak onu yargılamaz. Öte yandan izleyici kötüyü cezalandırma  fırsatı bulamaz hatta yaptıklarını anlamlı bir düzleme oturtturur. İzlediğimiz geleceğin inşası için şart olunan dişinin bir mücadelesidir.
Eğer filmden çıkarım yapacak olursak sadece Japonya’da değil tüm dünyada yaşanmış bir dönüşümü ekrana yansır. Geçmişte var olmasa bile yaşanan tahribat gerçektir. Sanayi dönüşümü vaat edildiği şekilde yemyeşil ormanlar, yeraltı kaynakları, sağlıklı yapılaşma, birbirine hoşgörülü insanlar ve yüksek demokrasi standartlarıyla olmamıştır. Cennet’i cehenneme çevirmekte ısrarcı insanoğlunun çağlardan beri çevresine duyarsız ve olabildiğince bencil olduğunu unutmayalım. Ütopyaya çevrilmiş olan bu idealin, sahte düzenin acımasız çarkına sıkıştığını görmeliyiz. F.Ponge’un söylediği gibi: Yirminci yüzyılda aynalar paramparça olmuştur.

ÖNCEKİ HABER

Çocuk bedenler olgun ruhlar

SONRAKİ HABER

Halime Encu: Veli kalmıştı elimde, onu da aldılar

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa