Mavi En Sıcak Renktir’in düşündürdükleri

Mavi En Sıcak Renktir’in düşündürdükleri

Her zaman tartışılagelmiştir sanatın “gösterme” ve “dönüştürme” sorumluluğu. Bunu sanat geniş açısından çıkarıp daha özele, sinemaya indirgediğimizde “gösterme”nin daha öne çıktığını görebiliriz. Tabiî ki “dönüştürme” hakkını her daim diğer koltuğumuzda taşıyarak sinemanın “gösterme” yönüne değinelim şimdilik.

Seçil Toprak

Her zaman tartışılagelmiştir sanatın “gösterme” ve “dönüştürme” sorumluluğu. Bunu sanat geniş açısından çıkarıp daha özele, sinemaya indirgediğimizde “gösterme”nin daha öne çıktığını görebiliriz. Tabiî ki “dönüştürme” hakkını her daim diğer koltuğumuzda taşıyarak sinemanın “gösterme” yönüne değinelim şimdilik.

Biliyoruz, tahkiye etme görüntüye dayandırıldığında daha etkili sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Evet, söze dayandığında da epey etkili ancak günümüzün “hızlı” ve “modern” insanını bile göstermeye dayalı söz sanatları daha fazla etkiliyor. Dolayısıyla görsel imajların daha fazla yer aldığı veya teatral akışının daha fazla öne çıktığı romanlar, hikâyeler daha çok okunur hale geliyor. Ancak yukarıda da dediğim gibi biz çerçeveyi daha sınırlı tutarak görsellik dediğimiz anda akla gelen ilk sanata, çağımızın sanatı sinemaya odaklanalım. Hatta çerçeveyi biraz daha daraltarak bu yılın en fazla öne çıkan filmlerinden birine yani La Vie D’Adéle (orijinal adından değil de İngilizce adından tercüme etme bahtsızlığıyla Mavi En Sıcak Renktir) filmine değinelim.

Geçtiğimiz mayıs ayında 66’ncısı düzenlenen Cannes Film Festivalinde epey sükse yapan ve ödüllendirildiği andan itibaren üzerine konuşulan, beklenilen filmdi La Vie D’Adéle. Film ekimi takipçileri bir ay önce muradına erdi ve filmi izledi. Vizyon yüzü göremeyeceğinden epey emin olduğumuz film bizi yanılttı ve bu hafta vizyona çıktı. Sadece dört kopyayla vizyona girmesi filmi izleme şansına erişebileceklerin kısıtlı olacağını da vurguluyor elbette. Zaten filmin özellikle “muhafazakar yaşam” imlemelerinin yapıldığı bugünlerde seyirci karşısına çıkabilmesi dahi umutlandırıyor insanı. Bu kadar şey yazdıktan sonra filmin ne anlattığına dair birkaç kelam etmek de gerek tabiî. Film, kısaca Adéle adlı genç bir kızın yaşamından kesitlere odaklanıyor (Zaten filmin orijinal adı da bunu özetliyor). Başrolüne taşıdığı Adéle’in hayatının çok büyük bir bölümünü aşkın doldurması da filmin ilişkilere yönlenmesini doğal kılıyor. Dolayısıyla filmin odağında Adéle ve Emma’nın ilişkisi ve bu ilişkinin inişli çıkışlı öyküsü var.

GERÇEKLİĞİ YANSITMAK

La Vie D’Adéle’e biraz olsun aşina olanlar hakkında çıkan dedikoduları da biliyordur. Aslında dedikodudan da öte, oyuncuların yönetmenle tartışmaları, sette işkence gibi bir çalışma halleri olduğu konusu ayyuka çıktığından bu yana film daha da merak edilir hale gelmişti. Filmi izleyince, zaten epey uzun olan süresinin bayağı uzun tutan bir bölümünü cinselliğe ayırdığını görünce filmin zorlayıcılığı bir nebze daha açıklanır gibi oldu nazarımda. Aslında hiçbir zaman bir filmin uzunluğu (eğer konu sündürülmemiş, sahne tekrarlarına düşülmemişse vs.) bir sinemaseveri rahatsız etmemeli. Filmin gerçekten gerektirdiği sahneleri görmek de öyle. Bunun içerisine kan, şiddet, seks hepsi girebilir. Yani yüzleşmekte biraz zorlandığımız kavramlar. Ancak bunların gösteriliş şekli elbette ki tartışmaya açık bir konudur. Yeri geldiğinde şiddetin pornografisine dönüşen filmlerin kullandığı şiddet öğelerini birer arzu nesnesine dönüştürebildiklerini görebiliyoruz. Burada “yönetmenin ‘olan’ı ‘olması gerektiği’ gibi anlatması gerekir” düşüncesinden bahsetmiyorum. Tabiî ki “olan”ı “olduğu” gibi anlatmak bir tercihtir ve bundan kaçmak çoğu zaman “gerçek”ten kaçmak gibidir. Ancak sanatın, özellikle de sinemanın “gösterme sorumluluğu”nu üstlenmesi gereklidir. “Ben bu gibi sahnelerden etkilenmiyorum” demek, şiddeti veya bedeni har vurup harman savurur gibi kullanmayı onamayı gerektirmez. La Vie D’Adéle’e bir de bu açıdan bakmak gerekli kanımca. Bir filmin epey bir süresi kadın bedeni üzerinden anlatılmaya adanmışsa bu sahnelerin gerekliliği üzerinde de düşünülmeli. Çünkü perdede kadın bedeninin istismara dahi gidebilecek denli bir kullanımı söz konusu.

DETAYCILIĞIN BOYUTLARI

Burada yazdıklarımın ilişkinin doğallığına dair herhangi bir eleştiri içermediğinin altını defalarca çizmek istiyorum. Çünkü filmi izlediğimiz günlerden bu yana film üzerine yaptığımız tartışmalarda konu bir noktaya kadar gelip tıkanıyor. Bu yüzden bunu açıklamak gerekiyor. Filmin konusuna, doğallığına, samimiyetine dair hiçbir itirazım yok. Benim itirazım perdede kadın bedeninin gereksiz uzunlukta sahnelerle “kullanılması” ve bir “arzu nesnesi”ne dönüştürülmesi. Yani işin ucunun teşhirciliğe kadar uzanması. Yoksa iki kişinin arasındakileri tüm doğallığı, tüm çıplaklığı ile anlatmakta hiçbir sakınca olmaz, olamaz. Zaten yönetmen Abdellatif Kechiche, filmin ilk anlarından itibaren detaycılığını gözümüzün içine sokarcasına yansıtıyor perdeye. Gerek yemek sahneleri, gerek yakın plan çekimleriyle bu detaycılığının röntgenciliğe varan boyutunu sezinleyebilirsiniz. Ayrıca tekrar eden sahnelerden kaçınmadığını da gözlemleyebilirsiniz. İşte bu yüzden tekrar eden sahnelerin filme katkısını tartışmak gerek. Bir noktadan itibaren sizi röntgenci konumuna getirmesi ve belki de bundan haz almanızı sağlaması filmin tartışılması gereken yönü. Bunun için de en çok kullanılan “malzeme”nin kadın bedeni olması, bir noktadan sonra bazı izleyenler için filmin sinemasal yönünü değil kadın yönünü vurguluyor. Yani bu tercih, sinema açısından bir gerekliliğe değil, kadın bedeni tatminine doğru eviriliyor.

www.evrensel.net